Twilight
Sitemize Hoşgeldinz!

Lütfen Giriş Yapınız.


Twilight fanlarının kurduğu bir forum...
 
AnasayfaHoşgeldinizTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Midnight Sun Spoiler

Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2
YazarMesaj
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 08, 2009 3:13 pm

“Tamam anne.” diye mırıldandı.
Bella uykusunda konuşuyordu.
Merak alevlendi ve kendime olan nefretimi yendi. Korunmasız, bilinçsiz
söylenen düşüncelerin cazibesi inanılmaz derecede çekiciydi.
Pencereyi denedim. Sıkışmış olmasına rağmen, kilitli değildi. Metal
çerçeveden çıkan her sesle sinerek, yavaşça yukarı doğru ittim. Bir sonraki sefer için
yağ bulmam gerekliydi…
Bir sonraki sefer? Tekrar kendimden iğrenerek başımı salladım.
Yavaşça yarı açık pencereden içeri sıyrıldım.
Odası küçüktü – dağınık; ama temiz. Yatağının yanında, yerde toplanmış
kitaplar vardı. Kapakları bana dönük değildi ve ucuz CD çalarının yanına CD’ler
yerleştirilmişti – en üstteki sadece açık bir mücevher kutusuydu. Kağıt kümeleri eski
teknolojiler müzesine bağışlanmışa benzeyen bir bilgisayarı çevreliyordu.
CD’lerinin ve kitaplarının başlıklarını okumayı çok istedim; ama mesafeyi
koruyacağıma dair kendime söz vermiştim; onun yerine gidip odanın uzak
köşesindeki eski sallanan sandalyeye oturdum.
Gerçekten, önceden onun sıradan görünümlü olduğunu düşünmüş müydüm?
O ilk günü ve onunla anında ilgilenen oğlanlardan tiksindiğimi düşündüm; ama
şimdi zihinlerindeki yüzünü hatırladığımda, onu neden hemen güzel bulmadığımı
anlayamıyordum. Bu çok açık gözüküyordu.
Þu anda – beyaz tenli yüzünü karışık ve dağınık bir halde saran koyu renkli
saçlarıyla, deliklerle dolu eski püskü tişörtü ve pejmürde eşofman altıyla,
bilinçsizlikle rahatlamış yüz hatları ve hafifçe aralanmış dudaklarıyla – nefesimi
kesiyordu. Ya da keserdi, diye düşündüm alayla, eğer nefes alıyor olsaydım.
Konuşmadı. Belki de rüyası sona ermişti.
Yüzüne baktım ve geleceği katlanılabilir hale getirmek için bir yol düşünmeye
çalıştım.
Onu incitmek katlanılamazdı. Bu tek seçeneğimin onu tekrar bırakmak olduğu
anlamına mı geliyordu?
Diğerleri artık benimle tartışamazlardı. Yokluğum kimseyi tehlikeye
sokmazdı. Þüphe olmazdı, insanların düşüncelerini o kazaya bağlayacak hiçbir şey
yoktu.
Bu öğleden sonraki gibi bocaladım ve hiçbir şey mümkün gözükmedi.
Bazı insan erkekler onu cezbetse ya da cezbetmese bile ben onlara rakip
olmayı umamazdım. Ben bir canavardım. Beni nasıl başka bir şey olarak görebilirdi?
Eğer benimle ilgili gerçeği bilseydi, bu onu korkutup kaçırırdı. Bir korku filmindeki
kurban gibi korkuyla çığlık atarak kaçardı.
Biyoloji’deki ilk gününü hatırladım… bunun vereceği en doğru tepki
olduğunu biliyordum.
Eğer o salak dansa onu davet eden ben olsaydım, aceleyle yapılmış planlarını
iptal edip benimle beraber gitmeyi kabul edeceğini hayal etmek aptallıktı.
Kaderindeki evet diyeceği kişi ben değildim. Başka biriydi, insan olan ve sıcak
olan biri. Ve ben – bir gün, o evet dendiğinde – kendime gidip onu öldürmek için
izin veremeyecektim, çünkü o her kimse, Bella onu hak ediyor olacaktı. Seçtiği
kişiyle mutluluğu ve aşkı hak ediyordu.
Doğru şeyi yapmayı ona borçluydum; artık, bu kıza aşık olmanın sadece
tehlikesindeymişim gibi davranamazdım.
Sonuçta, gidersem pek bir şey fark etmeyecekti çünkü Bella beni, dilediğim
şekilde asla göremezdi. Beni asla sevmeye değecek biri olarak göremezdi.
Asla.
Ölü, donmuş bir kalp kırılabilir miydi? Benimki kırılacak gibi hissediyordum.
“Edward.” dedi Bella.
Kapalı gözlerine bakarak donakaldım.
Uyanıp beni burada yakalamış mıydı? Uyuyor gibi gözüküyordu, yine de sesi
çok netti.
Sessizce içini çekti ve sonra huzursuzca döndü – hala uyuyordu ve rüya
görüyordu.
“Edward.” diye mırıldandı yavaşça.
Beni düşlüyordu.
Ölü, donmuş bir kalp tekrar atabilir miydi? Benimki atmak üzereymiş gibi
hissediyordum.
“Kal.” diye içini çekti. “Gitme. Lütfen… gitme.”
Rüyasında beni görüyordu ve bu kabus bile değildi. Onunla kalmamı
istiyordu.
Beni saran duygulara isim vermek için uğraştım; ama onları anlatabilecek
kadar güçlü kelimeler yoktu. Uzun bir süre, içlerinde boğuldum.
Yüzeye çıktığımda, önceden olduğum adam değildim.
Hayatım bitmeyen, değişmeyen bir geceydi. Benim için, gereksinim olarak,
her zaman gece olmalıydı. O zaman şu anda, gecemin yarısında, güneşin doğuyor
olması nasıl mümkün olabilirdi?
Vampire dönüştüğüm zaman, o dönüşümün kavurucu acısında, ruhumu ve
ölümlülüğümü, ölümsüzlüğe takas ederken, tamamen donmuştum. Vücudum etten
çok kayaya benzeyen bir şeye dönüşmüştü, değişmez ve dayanıklı. Ben de
donmuştum – kişiliğim, sevdiğim ve sevmediğim şeyler, ruh hallerim ve arzularım;
hepsi oldukları yerde kalmışlardı.
Geri kalanı için de aynıydı. Hepimiz donmuştuk. Yaşayan taşlar.
Değişim birimize geldiğinde, bu nadir ve kalıcı bir şeydi. Bunun Carlisle’ın ve
bir on yıl sonra Rosalie’nin başına geldiğini görmüştüm. Aşk onları sonsuz ve asla
solmayan bir şekilde değiştirmişti. Carlisle Esme’yi bulalı seksen yıldan fazla
olmuştu; ama yine de ona hala ilk aşkın inanılmaz gözleriyle bakıyordu. Onlar için
bu her zaman öyleydi.
Benim için de her zaman böyle olacaktı. Limitsiz var oluşum boyunca, her
zaman bu kırılgan kızı sevecektim.
Bu aşkı vücudumun her zerresinde hissederek bilinçsiz yüzünü izledim.
Þimdi daha huzurlu uyuyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.
Hep onu izleyerek planlar yapmaya başladım.
Onu seviyordum ve o yüzden onu bırakmak için yeterince güçlü olmaya
çalışacaktım. Þimdi o kadar güçlü olmadığımı biliyordum. Bunun üzerinde
çalışacaktım; ama belki, geleceği başka bir şekilde alt edebilirdim.
Alice Bella için sadece iki gelecek görmüştü ve şimdi ikisini de anlıyordum.
Eğer kendime hata yapma izni verirsem, onu sevmek beni onu öldürmekten
alıkoymayacaktı.
Yine de, şimdi canavarı hissedemiyordum, onu içimde hiçbir yerde
bulamıyordum. Belki de, aşk onu sonsuza dek susturmuştu. Eğer onu şimdi
öldürürsem, bu kasıtlı olmayacaktı, sadece feci bir kaza olacaktı.
Aşırı derecede dikkatli olmam gerekecekti. Asla gardımı düşüremeyecektim.
Her nefesimi kontrol etmem gerekecekti. Her zaman ihtiyatlı bir mesafe bırakmam
gerekecekti.
Sonunda ikinci geleceği anlamıştım. O görüş beni şaşırtmıştı – Bella’yı bu
ölümsüz yarı-yaşama tutsak edecek ne olabilirdi ki? Þimdi – bu kıza olan arzumda
mahvolmuşken – babamdan, affedilemez bir bencillikle, bu iyiliği nasıl
isteyebileceğimi anlayabiliyordum. Onu sonsuza dek tutabilmek için babamdan
hayatını ve ruhunu elinden almasını isteyebileceğimi.
Daha iyisini hak ediyordu.
Ama başka bir gelecek daha görüyordum, eğer dengemi sağlayabilirsem
üzerinde yürüyebileceğim ince bir ip.
Bunu yapabilir miydim? Onunla birlikte olup, onu insan bırakabilir miydim?
Kasten, derin bir nefes aldım, ve sonra başka bir soluk. Kokusunun beni ateş
gibi yakıp geçmesine izin verdim. Oda onun kokusuyla doluydu; her yüzeye
yayılmıştı. Başım döndü; ama bununla savaştım. Eğer onunla herhangi bir ilişki
denemesi yapacaksam, buna alışmak zorundaydım. Başka bir yakıcı nefes daha
aldım.
Doğudaki bulutlardan güneş doğmaya başlayana kadar, plan kurup soluk
alarak uyuyuşunu izledim.
Eve diğerleri okul için çıktıktan hemen sonra vardım. Esme’nin sorgulayan
gözlerini görmezden gelerek üzerimi hızlıca değiştirdim. Yüzümdeki heyecanlı ışığı
görmüştü ve hem endişe, hem de rahatlık hissetmişti. Uzun bunalımım acı
çekmesine neden olmuştu. Þimdi bitmiş gibi gözükmesine sevinmişti.
Okula koştum ve kardeşlerimden birkaç saniye sonra okula vardım. En
azından Alice burada asfaltı çevreleyen ağaçların arasında olduğumu bilmesine
rağmen hiçbiri dönmedi. Kimse bakmayana kadar bekledim ve sonra ağaçlardan
park yerine doğru yürüdüm.
Bella’nın kamyonetinin gürültüsünü köşede duydum ve bir Suburban’ın
arkasında, görünmeden izleyebileceğim bir yerde durdum.
Suratı asık halde park yerine girdi, en uzak yerlerden birine park etmeden
önce uzun süre Volvo’ma öfkeyle baktı.
Muhtemelen hala bana sinirli olduğunu – ve iyi bir sebeple – hatırlamak
garipti.
Kendime gülmek istedim – ya da kendimi tekmelemek. Eğer benden
hoşlanmıyorsa bütün planlarım tartışılabilirdi değil mi? Rüyası tamamen rastgele bir
şeyle ilgili de olabilirdi. Kendini beğenmiş aptalın tekiydim.
Eh, eğer benimle ilgilenmiyorsa onun için çok daha iyi olurdu. Bu benim onun
peşinden koşmayı bırakmamı sağlamazdı; ama bu sırada ona eşit olarak uyarı da
verecektim. Bunu ona borçluydum.
Yavaşça ilerledim, en iyi şekilde nasıl yaklaşabileceğimi düşünerek.
İşimi kolaylaştırdı. Çıkarken kamyonetinin anahtarları parmaklarından kaydı
ve derin bir su birikintisine düştü.
Eğildi; ama ben daha önce ulaştım ve elini soğuk suya sokmak zorunda
kalmadan önce aldım.
Þaşırıp dikelirken kamyonetine yaslandım.
“Bunu nasıl yapıyorsun?” diye sordu.
Evet, hala kızgındı.
Anahtarı uzattım. “Neyi?”
Elini uzattı ve anahtarı avucuna bıraktım. Kokusunu içime çekerek derin bir
nefes aldım.
“Aniden ortaya çıkmayı.” diye açıkladı.
“Bella, eğer sen dikkatli değilsen bu benim hatam değil.” Sözler alaycı,
neredeyse şakaydı. Görmediği başka bir şey var mıydı?
Sesimin onun ismini nasıl okşadığını duymuş muydu?
Espri anlayışımı beğenmeyerek öfkeyle bana baktı. Kalp atışı hızlandı –
öfkeden mi? Korkudan mı? Bir süre sonra aşağıya baktı.
“Dünkü trafik sıkışıklığı nedendi?” diye sordu gözlerime bakmayarak. “Ben
yokmuşum gibi davranacağını sanıyordum, beni sinirden öldürmeye çalışacağını
değil.”
Hala çok öfkeliydi. Onunla işleri düzeltmek için biraz uğraşmam gerekecekti.
Dürüst davranma çözümümü hatırladım…
“O Tyler’ın iyiliği içindi, kendim için değil. Ona bu şansı vermeliydim.” Ve
sonra güldüm. Dünkü yüz ifadesini düşününce kendime engel olamadım.
“Sen–” diye soludu ve sonra lafını kesti, bitirmek için çok sinirli gözüküyordu.
İşte – aynı ifade vardı yüzünde. Başka bir kahkahayı yuttum. Þimdiden
yeterince öfkeliydi.
“Ve sen yokmuşsun gibi de davranmıyorum.” diye bitirdim. Bunu sıradan,
alaycı tutmak en doğrusuydu. Eğer gerçekte ne hissettiğimi görmesine izin verirsem,
anlamazdı. Onu korkuturdu. Duygularımı kontrol altında tutmam gerekliydi…
“O zaman beni sinirden öldürmek mi istiyorsun? Tyler’ın minibüsü işi
halletmediğine göre?”
Ani bir öfke beni çarptı. Buna gerçekten inanabilir miydi?
Bu kadar gücenmem mantıksızdı – dün gece geçirdiğim değişimi bilmiyordu;
ama yine de öfkeliydim.
“Bella gerçekten abes davranıyorsun.”
Yüzü kızardı ve bana arkasını döndü. Uzaklaşmaya başladı.
Vicdan azabı. Öfkelenmeye hakkım yoktu.
“Bekle.” diye rica ettim.
Durmadı o yüzden onu takip ettim.
“Özür dilerim, bu kabaydı. Gerçek değil demiyorum” – ona zarar herhangi bir
şekilde zarar vermek istediğimi hayal etmek saçmaydı – “ama yine de bunu
söylemek kabalıktı.”
“Niye beni yalnız bırakmıyorsun?”
İnan bana, demek istedim. Denedim.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 08, 2009 3:14 pm

Ah, ayrıca sana perişan bir şekilde aşığım.
Umursamaz tut.
“Sana bir şey sormak istiyordum; ama konuyu değiştirdin.”
“Senin çift kişilik problemin mi var?” diye sordu.
Mutlaka öyle gözüküyor olmalıydı. Ruh halim değişkendi, çok fazla yeni
duyguyla tanışıyordum.
“Yine aynı şeyi yapıyorsun.”
İç çekti. “İyi o zaman. Ne sormak istiyorsun?”
“Merak ediyordum da, haftaya cumartesi…” Yüzünden şok geçtiğini gördüm
ve başka bir kahkahayı daha geri yuttum. “Biliyorsun, bahar dansı günü–”
Sonunda gözlerini benimkilere çevirip sözümü kesti. “Komik olmaya mı
çalışıyorsun?”
Evet. “Bitirmeme izin verir misin?”
Dişlerini yumuşak alt dudağına bastırarak sessizce bekledi.
Bu görüntü bir saniyeliğine dikkatimi dağıttı. Garip, yabancı reaksiyonlar,
unutulmuş insan özümü hareketlendirdi. Rolümü oynayabilmek için onlardan
kurtulmaya çalıştım.
“O gün Seattle’a gideceğini duydum ve birinin seni bırakmasını isteyip
istemeyeceğini merak ediyordum.” Fark etmiştim ki, planlarını paylaşmak, onu
bunlarla ilgili sorguya çekmekten daha iyiydi.
Bana boş bir yüz ifadesiyle baktı. “Ne?
“Seni Seattle’a birinin bırakmasını ister misin?” Bir arabada onunla yalnız
olma fikri boğazımı yaktı. Derin bir nefes aldım. Buna alış.
“Kimin?” diye sordu, gözleri yine büyümüştü ve şaşkındı.
“Benim tabii ki.” dedim yavaşça.
“Niye?”
Ona eşlik etmeyi istemem gerçekten o kadar büyük bir şok muydu? Önceki
davranışlarıma mutlaka en kötü anlamı yüklemiş olmalıydı.
“Eh,” dedim mümkün olduğunca sıradan bir sesle, “Önümüzdeki haftalarda
ben de Seattle’a gitmek istiyordum ve dürüst olmak gerekirse kamyonetinin bunu
başarabileceğinden emin değilim.” Onunla alay etmek, kendime ciddi olma izni
vermekten daha güvenli görünüyordu.
“Kamyonetim gayet iyi durumda, yine de ilgin için teşekkürler.” dedi aynı
şaşırmış sesle. Tekrar yürümeye başladı. Adımlarımı ona uydurdum.
Gerçekten hayır dememişti, o yüzden bu avantajı zorladım.
Hayır der miydi? Eğer derse ben ne yapardım?
“Ama kamyonetin bir depo benzinle oraya gidebilecek mi?”
“Bunun seni niye ilgilendirdiğini anlayamıyorum.” diye homurdandı.
Bu da hayır değildi ve kalp atışı ile soluk alıp verişi hızlanmıştı.
“Kısıtlı kaynakların boşuna harcanması herkesi ilgilendirir.”
“Açıkçası Edward, seni anlayamıyorum. Arkadaşım olmak istemediğini
sanıyordum.”
İsmimi söylediğinde bir heyecan dalgası beni çarptı.
Aynı anda nasıl hem normal hem de dürüst olabilirdim? Dürüst olmak daha
önemliydi. Özellikle bu noktada.
“Arkadaş olmazsak daha iyi olur dedim, istemediğimden değil.”
“Ah, teşekkürler. Þimdi her şey açığa çıktı.” dedi alayla.
Kafeteryan çatısının altında durakladı ve gözleri tekrar benimkilerle buluştu.
Kalp atışları tekledi. Korkmuş muydu.
Kelimelerimi dikkatle seçtim. Hayır, ben onu bırakamazdım; ama belki o çok
geç olmadan beri bırakmasına yetecek kadar akıllı davranırdı.
“Arkadaşım olmaman senin için daha… iyi olur.” Gözlerinin erimiş çikolata
rengi derinliklerine bakarken, umursamaz davranma becerimi kaybettim. “Ama
senden uzak durmaya çalışmaktan yoruldum Bella.” Kelimeler çok, çok hararetle
çıktı.
Nefes alıp verişi durdu ve tekrar başlaması için geçen bir saniyede bu beni
endişelendirdi. Onu ne kadar korkutmuştum? Eh, öğrenecektim.
“Benimle Seattle’a gelir misin?” diye sordum.
Kalbi yüksek sesle atarak başını salladı.
Evet. O bana evet demişti.
Ama sonra bilincim beni tokatladı. Bu ona neye mal olacaktı?
“Gerçekten benden uzak durmalısın.” diye uyardım. Beni duymuş muydu?
Onu tehdit ettiğim gelecekten kaçar mıydı? Onu kendimden kurtarmak için hiçbir şey
yapamaz mıydım?
Umursamaz davran, diye bağırdım kendime. “Sınıfta görüşürüz.”
Oradan kaçarken, kendimi koşmaktan alıkoymak için odaklanmam gerekti.


ve ilaç gibi bir bölümün sonu daha Smile

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
Eylül_Cullen
Forum Müdür
Forum Müdür
avatar

Mesaj Sayısı : 665
Kayıt tarihi : 17/02/09
Yaş : 22
Nerden : ÇengeLköYy-İstanbuL

MesajKonu: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 08, 2009 8:08 pm

aaaaayy birazını okudumm süper gidiyoooooo Very Happy

_________________

Yakışıklılık Listeeem!
1-Nick Jonas!
2-Robert Pattinson!
3-Kıvanç Tatlıtuğ
4-Austin Robert Butler
5-Drake Bell
6-Koray Erkök
7-Bora Akkaş
8-Oğuzhan Koç
9-Alexander Rybak
10-Evan palmer
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Salı Haz. 09, 2009 8:10 pm

Very Happy Very Happy Very Happy Very Happy 6 yı da yarın eklerim Very Happy

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Cuma Haz. 12, 2009 5:10 pm

6. Kan Grubu

Bütün gün kendi etrafımdakilerin hayal meyal farkında, başkalarının gözlerinden
onu izledim.
Mike Newton’ın gözlerinden değil, çünkü onun iğrenç fantezilerine daha fazla
katlanamıyordum, Jessica’nınkilerden de değil, çünkü Bella’ya olan gücenikliği, beni
bu adi kız için güvenli olmayacak şekilde sinirlendiriyordu. Angela Weber, gözleri
uygun olduğunda iyi bir seçimdi; nazikti – zihni içinde bulunulması kolay bir yerdi.
Bazen de en iyi görüşü öğretmenler sağlıyordu.
Bütün gün sendelemesini – kaldırımdaki çatlaklara, kitaplara, en çok da kendi
ayağına takılmasını – izleyip, dinlediğim kişilerin Bella’nın sakar olduğunu
düşündüklerini duyduğumda şaşırmıştım.
Düşündüm. Düz durma konusunda sorun yaşadığı doğruydu. O ilk gün
sıraya doğru tökezleyişini, kazadan önce buzda kayışını, dün kapının eşiğine
takılışını hatırladım… Ne garip, haklılardı. Gerçekten sakardı.
Bana niye bu kadar komik geldiğini bilmiyordum; ama Amerikan Tarihi’nden
İngilizce’ye yürürken sesli güldüm ve birkaç kişi bana sakıngan bakışlar attı. Bunu
daha önce nasıl fark etmemiştim? Muhtemelen hareketsizliğinde çok zarif bir şey
olduğu içindi, başını tutuşu, boynunun kavisi…
Þu anda hiçbir şekilde zarif değildi. Bay Varner botunun ucunu döşemeye
takıp gerçekten sandalyesine düşerken onu izledi.
Tekrar güldüm.
Onu kendi gözlerimle görme şansını yakalamak için beklerken zaman
inanılmaz bir yavaşlıkla geçti. Sonunda zil çaldı. Yerimi tutmak için hızla kafeteryaya
yürüdüm. İlk varanlardan biriydim. Genellikle boş olan bir masayı seçtim, ben
burada otururken de öyle kalacağı kesindi.
Ailem içeri girip yeni bir yerde tek başıma oturduğumu görünce şaşırmadı.
Alice onları uyarmış olmalıydı.
Rosalie yanımdan hiç bakmadan geçti.
Geri zekalı.
Rosalie ile ilişkim hiçbir zaman kolay olmamıştı – onu konuştuğumu
duyduğu ilk anda gücendirmiştim ve buradan meyilliydi – ama son birkaç gündür
normalden de daha aksi görünüyordu. İç çektim. Rosalie’nin her şeyi kendiyle
ilgiliydi.
Jasper yürürken bana yarım gülümsedi.
İyi şanslar, diye düşündü şüpheyle.
Emmett gözlerini devirdi ve kafasını salladı.
Aklını yitirdi, zavallı çocuk.
Alice’in yüzü ışıldıyor, dişleri parlıyordu.
Þimdi Bella’yla konuşabilir miyim??
“Bu işten uzak dur.” diye fısıldadım.
İyi. İnatçı ol. Sadece an meselesi.
Tekrar iç çektim.
Bugünün Biyoloji çalışmasını unutma, diye hatırlattı bana.
Başımı salladım. Hayır, bunu unutmamıştım.
Bella’nın gelmesini beklerken, onu Jessica ile kafeteryaya yürürken
arkalarından gelen bir birinci sınıfın gözlerinden takip ettim. Jessica dansla ilgili lak
lak ediyordu; ama Bella cevap olarak hiçbir şey söylemedi. Jessica ona pek şans
vermediğinden değil.
Kapıdan içeri girdiği anda gözleri kardeşlerimin oturduğu masaya kaydı. Bir
an baktı, sonra alnı kırıştı ve gözlerini yere indirdi. Beni burada fark etmemişti.
Çok… üzgün görünüyordu. Yanına gidip onu bir şekilde rahatlatmak için çok
güçlü bir arzu hissettim, sadece neyi rahatlatıcı bulacağını bilmiyordum. Böyle
görünmesine neyin sebep olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Jessica dans
hakkında konuşmaya devam ediyordu. Bella kaçıracağı için mi üzgündü? Bu pek
olası gelmiyordu…
Ama buna çözüm bulunabilirdi, eğer isteseydi.
Öğle yemeği için sadece bir içecek aldı. Bu doğru muydu? Bundan daha fazla
besine ihtiyacı yok muydu? Bir insanın beslenme düzenine daha önce hiç dikkat
etmemiştim.
İnsanlar çileden çıkarıcı derecede kırılgandı! Endişelenecek milyonlarca farklı
şey vardı…
“Edward Cullen yine sana bakıyor.” dediğini duydum Jessica’nın. “Acaba
bugün niye yalnız oturuyor?”
Jessica’ya minnettardım – şimdi daha da dargın olmasına rağmen – çünkü
Bella başını kaldırdı ve gözleri benimkiyle buluşana kadar etrafı taradı.
Þimdi yüzünde hiç üzüntü izi yoktu. Kendime, okuldan erken ayrıldığımı
düşündüğü için üzüldüğüne dair ümitlenme izni verdim ve bu umut beni
gülümsetti.
Parmağımla bana katılmasını işaret ettim. O kadar şaşkın görünüyordu ki
onunla tekrar alay etmek istedim.
Göz kırptım ve ağzı, yine şaşkınlıkla açıldı.
“Seni mi kastetti?” diye sordu Jessica kaba bir şekilde.
“Belki Biyoloji ödeviyle ilgili yardıma ihtiyacı vardır.” dedi alçak, emin
olmayan bir sesle. “En iyisi gidip ne istediğine bakayım.”
Bu başka bir evetti.
Tamamen düz döşemeden başka hiçbir şey olmamasına rağmen bana doğru
gelirken iki kere sendeledi. Gerçekten bunu daha önce nasıl kaçırmıştım? Sanırım
sessiz düşüncelerine daha çok dikkat ediyordum… Başka ne kaçırmıştım?
Dürüst ol, umursamaz ol, dedim tekrar tekrar kendime.
Karşımdaki sandalyenin arkasında durdu, tereddüt etti. Derin bir nefes aldım,
bu sefer ağzımdan değil burnumdan.
Yanmayı hisset, diye düşündüm.
“Bugün niye benimle oturmuyorsun?” diye sordum ona.
Bana bakarak sandalyeyi çekti ve oturdu. Gergin görünüyordu; ama fiziksel
kabulü başka bir evetti.
Konuşmasını bekledim.
Sonunda “Bu tuhaf.” dedi.
“Pekala…” Durakladım. “Cehenneme gidiyor olduğuma göre, en azından
bunu doğru düzgün yapmaya karar verdim.”
Bunu bana ne söyletmişti? En azından dürüsttü ve belki de sözlerimin içerdiği
açık uyarıyı duymuştu. Belki kalkıp yürüyebileceği en hızlı şekilde yürüyerek
buradan uzaklaşması gerektiğini anlardı.
Kalkmadı. Bana bakarak bekledi, sanki cümlemi yarım bırakmışım gibi.
“Ne demek istediğin hakkında hiçbir fikrim yok.” dedi ben devam etmeyince.
Rahatladım ve gülümsedim.
“Biliyorum.”
Arkasından doğru bana bağıran düşünceleri duymazdan gelmek zordu – ve
zaten konuyu değiştirmek istiyordum.
“Sanırım arkadaşların seni çaldığım için bana kızgınlar.”
Bu onu endişelendirmiş gibi gözükmedi. “Atlatırlar.”
“Seni geri vermeyebilirim ama.” Dürüst olmaya mı, yoksa dalga geçmeye mi
çalıştığımı bilmiyordum bile. Onun yakınında olunca düşüncelerime anlam
veremiyordum.
Bella yüksek sesle yutkundu.
Yüz ifadesine güldüm. “Kaygılı görünüyorsun.” Bu gerçekten komik
olmamalıydı… Kaygılanmalıydı.
“Hayır.” Kötü bir yalancıydı; sesinin çatlaması da yardımcı olmadı. “Þaşkınım
aslında… Tüm bunların sebebi ne?”
“Sana söyledim,” diye hatırlattım. “Senden uzak durmaya çalışmaktan
yoruldum. O yüzden pes ettim.” Biraz çabayla gülümsememi yerinde tuttum. Bu iyi
gitmiyordu – aynı anda hem dürüst hem de normal davranmak.
“Pes mi ettin?” diye tekrarladı şaşırarak.
“Evet – iyi olmaya çalışmaktan vazgeçtim.” Ve görüşüne göre, normal olmaya
çalışmaktan da vazgeçmiştim. “Artık yapmak istediğimi yapacağım ve işleri kendi
haline bırakacağım.” Bu yeterince dürüsttü. Bencilliğimi görmesine izin ver. Bunun
onu uyarmasına da.
“Beni yine kaybettin.”
Durumun böyle olmasına sevinecek kadar bencildim. “Seninle konuşurken
hep çok şey söylüyorum – problemlerden biri bu.”
Kalanıyla karşılaştırılınca oldukça önemsiz bir problem.
“Merak etme,” diye güvence verdi bana. “Hiçbirini anlamıyorum.”
İyi. O zaman kalacaktı. “Ben de buna güveniyorum zaten.”
“O zaman, şimdi arkadaş mıyız?”
Düşündüm. “Arkadaş…” diye tekrarladım. Kulağa geliş biçimini
beğenmemiştim. Yeterli değildi.
“Ya da değil,” diye mırıldandı utanmış gözükerek.
Onu o kadar sevmediğimi mi düşünmüştü?
Gülümsedim. “Deneyebiliriz sanırım; ama seni uyarıyorum, ben senin için iyi
bir arkadaş değilim.”
Cevabını bekledim, ikiye bölünerek – sonunda duyup anlamasını diledim,
eğer anlarsa ölebileceğimi düşündüm. Ne kadar duygusal. Bu derece insana
dönüşüyordum.
Kalp atışları hızlandı. “Bunu çok söylüyorsun.”
“Evet, çünkü beni dinlemiyorsun,” dedim yine çok gergin bir şekilde. “Hala
inanmanı bekliyorum. Eğer zekiysen benden kaçarsın.”
Ah; ama eğer denerse kaçmasına izin verir miydim?
Gözleri kısıldı. “Sanırım zeka düzeyimle ilgili fikrini de açıklığa
kavuşturdun.”
Neyi kastettiğinden emin değildim; ama kazara onu gücendirdiğimi tahmin
ederek özür dilercesine gülümsedim.
“O zaman,” dedi yavaşça. “Ben… akıllı olmadığım sürece, arkadaş olmayı
deneyecek miyiz?”
“Kulağa doğru geliyor.”
Elindeki limonata şişesine dalgınlıkla baktı.
Eski merak bana işkence etti.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum – sonunda bunu sesli sorabilmek büyük
bir rahatlıktı.
Bana baktı ve yanakları açık pembe renge gelirken soluk alıp verişi hızlandı.
Havadan bunu tadarak derin bir nefes aldım.
“Senin ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
Panik vücudumdan geçerken, gülümsememi yerinde tutup yüz hatlarımı
olduğu şekilde kilitledim.
Tabii ki bunu merak ediyordu. Aptal değildi. Bu kadar açık bir şeyin farkında
olmamasını umamazdım.
“Þansın yaver gidiyor mu?” diye sordum sesi tonumu olabilecek en normal
düzeyde tutarak.
“Pek değil.”
Ani rahatlıkla güldüm. “Teorilerin neler?”
Ne sonuca varmış olursa olsun, gerçekten daha kötü olamazdı.
Yanakları parlak kırmızıya döndü ve bir şey söylemedi. Havada bunun
sıcaklığını hissedebiliyordum.
İkna edici ses tonumu kullanmayı denedim, insanlar üzerinde işe yarıyordu.
“Bana söylemez misin?” Cesaret verici şekilde gülümsedim.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Cuma Haz. 12, 2009 5:11 pm

Kafasını salladı. “Çok utanç verici.”
Off. Bilmemek her şeyden kötüydü. Tahminleri niye onu utandırıyordu?
Dayanamıyordum.
“Bu gerçekten sinir bozucu, biliyor musun?”
Þikayetim onda bir şeyi ateşledi. Gözlerinde aniden şimşekler çaktı ve
kelimeler dudaklarından normalden daha hızlı döküldü.
“Hayır. Bunun niye rahatsız edici olduğunu hayal edemiyorum. Bütün bu
zaman boyunca geceleri senin uykularını kaçırma amaçlı üstü kapalı laflar söyleyen
birine, senin düşüncelerini söylememen niye sinir bozucu olsun ki?”
Haklı olduğunu anladığımda üzülüp, kaşlarımı çattım. Adil
davranmıyordum.
Devam etti. “Ya da, diyelim ki o kişi pek çok garip şey yaptı – imkansız
koşullar altında hayatını kurtarmaktan, ertesi gün sana toplum dışı biriymişsin gibi
davranmaya kadar… ve söz verdikten sonra bile bunların hiçbirini açıklamadı.
Bunlar da gerçekten hiç sinir bozucu değil, değil mi?”
Bu şimdiye kadar yaptığını duyduğum en uzun konuşmaydı ve bana listeme
eklemek üzere yeni bir nitelik verdi.
“Biraz sinirli birisin değil mi?”
“Çifte standartlardan hoşlanmıyorum.”
Tabii ki, sinirinde bile, tamamen adildi.
Onun yanında nasıl herhangi bir doğru şey yapabileceğimi düşünerek
Bella’ya baktım, Mike Newton’ın kafasındaki sessiz bağırış dikkatimi dağıtana
kadar.
O kadar hiddetliydi ki gülmemi sağladı.
“Ne?” diye sordu.
“Erkek arkadaşın seni rahatsız ettiğimi düşünüyor – gelip kavgamızı ayırıp
ayırmama konusunda kendisiyle tartışıyor.” Denemesini görmeyi çok isterdim.
Tekrar güldüm.
“Kimden bahsettiğini bilmiyorum.” dedi buz gibi bir sesle. “Ama her
halükarda yanıldığından eminim.”
Onu sahiplenmeyişinden çok keyif aldım.
“Ben değilim. Sana söyledim, pek çok insanı okumak kolaydır.”
“Benim dışımda tabii ki.”
“Evet, senin dışında.” Her şeyin istisnası olmak zorunda mıydı? Þimdi
uğraşmak zorunda kaldığım her şey düşünülürse, zihninden en azından bir şey
duysam daha adil olmaz mıydı? Çok şey mi istiyordum? “Niye olduğunu merak
ediyorum.”
Gözlerine baktım, tekrar deneyerek.
Uzağa baktı. Limonatasını açtı ve gözleri masada, bir yudum aldı.
“Aç değil misin?” diye sordum.
“Hayır.” Aramızdaki boş masaya baktı. “Sen?”
“Hayır, değilim.” dedim. Kesinlikle değildim.
Dudaklarını bükerek masaya baktı. Bekledim.

“Bana bir iyilik yapabilir misin?” diye sordu aniden tekrar bana bakarak.
Benden ne isteyecekti? Söylemeye iznim olmayan gerçeği – hiç öğrenmesini
istemediğim gerçeği – sorar mıydı?
“Bu ne istediğine bağlı.”
“Çok bir şey değil.” diye söz verdi.
Yine merakla bekledim.
“Merak ediyordum da…” dedi yavaşça, limonata şişesine bakıp serçe
parmağını kapağın etrafında gezdirirken. “Acaba bir daha beni kendi iyiliğim için
görmezden gelmeye karar verdiğin zaman beni uyarabilir misin? Böylece kendimi
hazırlayabilirim.”
Uyarı mı istiyordu? O zaman tarafımdan görmezden gelinmek mutlaka kötü
bir şey olmalıydı… Gülümsedim.
“Kulağa adil geliyor.” diye kabul ettim.
“Teşekkürler.” dedi yukarı bakarak. Yüzü o kadar rahatlamış görünüyordu ki
kendi rahatlamama gülmek istedim.
“O zaman karşılığında bir cevap alabilir miyim?” diye sordum umutla.
“Bir tane.”
“Bana bir teorini söyle.”
Kızardı. “O değil.”
“Sınır koymadın, sadece bana bir cevap için söz verdin.”
“Ve sen de sözünde durmadın.”
Beni burada yakalamıştı.
“Sadece bir teori – gülmeyeceğim.”
“Evet güleceksin.” Bununla ilgili herhangi bir şeyin komik olabileceğini hayal
edemememe rağmen çok emin gözüküyordu.
İkna edici olmayı bir daha denedim. Gözlerinin derinliklerine baktım – zaten
çok derin oldukları için kolaydı – ve fısıldadım. “Lütfen?”
Gözlerini kırpıştırdı ve yüzü ifadesizleşti.
Pekala, bu üzerinde çabaladığım tepki değildi.
“Ee, ne?” diye sordu. Başı dönmüş gibi görünüyordu. Ne sorunu vardı?
Ama henüz pes etmiyordum.
“Lütfen bana sadece bir küçük teorini söyle,” diye rica ettim, gözlerine
bakarak, yumuşak ve korkutucu olmayan sesimle.
Beni şaşırtıp tatmin ederek, sonunda işe yaradı.
“Iı, peki, radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılmış olabilir misin?”
Çizgi romanlar? Güleceğimi düşünmesine şaşmamalıydı.
“Pek de yaratıcı değildi” dedim, rahatlığımı gizlemeye çalışarak.
“Üzgünüm, elimde sadece bu var.”
Bu beni daha da çok rahatlattı. Onunla tekrar dalga geçebilirdim.
“Yaklaşamadın bile.”
“Örümcekler yok mu?”
“Hayır.”
“Ve radyoaktivite?”
“Hiç.”
“Tüh.” diye iç çekti.
“Kriptonit beni rahatsız da etmiyor” dedim çabucak – ısırıklarla ilgili bir şey
sormadan önce – ve sonra gülmek zorunda kaldım çünkü bir süper kahraman
olduğumu düşünüyordu.
“Gülmemen gerekiyordu hatırladın mı?”
Dudaklarımı birbirine yapıştırdım.
“Önünde sonunda bulacağım.” dedi.
Ve bulduğunda, kaçacaktı.
“Keşke denemesen.” dedim bütün alaycılığım giderek.
“Çünkü…?”
Ona dürüstlük borçluydum. Yine de sözlerimin daha az tehditkâr çıkması için
gülümsemeye çalıştım. “Ya bir süper kahraman değilsem? Ya ben kötü
adamlardansam?”
Gözleri biraz büyüdü ve dudakları hafifçe aralandı. “Ah,” dedi. Ve bir saniye
geçtikten sonra “Anlıyorum.” dedi.
Beni sonunda duymuştu.
“Anlıyor musun?” diye sordum ıstırabımı saklamaya çalışarak.
“Sen tehlikeli misin?” Soluğu hızlandı ve kalbi yarıştı.
Cevap veremedim. Bu onunla son anım mıydı? Şimdi kaçar mıydı? Gitmeden
önce ona, onu sevdiğimi söyleyebilir miydim? Yoksa bu onu daha çok mu
korkuturdu?
“Ama kötü değilsin,” diye fısıldadı duru gözlerinde hiç korku olmadan
kafasını sallayarak. “Hayır, kötü olduğuna inanmıyorum.”
“Yanılıyorsun.”
Tabii ki kötüydüm. O beni hak ettiğimden daha iyi düşünüyor diye şimdi
keyif almıyor muydum? Eğer iyi biri olsaydım, ondan uzak dururdum.
Elimi masanın karşısına uzatıp limonata şişesini aldım. Aniden yakınında
olan elimden geri çekilmedi. Benden gerçekten korkmuyordu. Daha değil.
Kapağı bir topaç gibi döndürüp, Bella’nın yerine onu izledim. Düşüncelerim
kargaşa içindeydi.
Kaç Bella, kaç. Kendime sözleri yüksek sesle söyletemedim.
Ayaklarının üzerine zıpladı. Tam ben bir şekilde sessiz uyarımı duyduğundan
endişelenmeyi başlamışken “Geç kalacağız.” dedi.
“Ben sınıfa gitmeyeceğim.”
“Niye?”
Çünkü seni öldürmek istemiyorum. “Arada sırada dersleri asmak sağlıklıdır.”
Açık olmak gerekirse, vampirlerin, insan kanı döküleceği günlerde okulu
asması sağlıklıydı. Bay Banner bugün kan grubu ölçümü yapacaktı. Alice sabahki
dersini asmıştı.
“Peki, ben gidiyorum.” dedi. Bu beni şaşırtmadı. Sorumluluk sahibiydi – her
zaman doğru şeyi yapıyordu.
Benim tam tersimdi.
“Sonra görüşürüz o zaman,” dedim yine normal gözükmeye çalışıp dönen
kapağa bakarak. Ve, bu arada sana tapıyorum… korkunç, tehlikeli şekillerde.
Tereddüt etti ve bir anlığına benimle kalacağını umdum; ama zil çaldı ve
aceleyle gitti.
Gözden kaybolana kadar bekledim ve sonra kapağı cebime koydum – bu en
önemli konuşmamızdan bir hatıra – ve yağmurun içine arabama doğru ilerledim.
En sevdiğim sakinleştirici CD’yi koydum – o ilk gün dinlediğim CD – ama
Debussy’nin notalarını uzun süre duymadım. Kafamda başka notalar çalıyordu,
hoşuma giden ve ilgimi çeken bir melodinin parçaları. Teybi kapatıp kafamdaki
müziği dinledim, çarpıcı bir armoniye gelişene kadar çaldım. İçgüdüsel olarak,
parmaklarım havadaki hayali piyano tuşları üzerinde hareket ediyordu
Dikkatim bir iç ıstırap dalgası tarafından çekildiğinde, yeni bir beste gerçekten
geliyordu.
İleri doğru baktım.
Bayılacak mı? Ne yapacağım? diye düşündü Mike panikle.
Yüz yarda ileride, Mike Newton Bella’nın yumuşak vücudunu kaldırıma
doğru alçaltıyordu. Islak betona tepkisizce çöktü, gözleri kapalıydı, rengi bir ceset
kadar griydi.
Neredeyse arabanın kapısını sökecektim.
“Bella?” diye bağırdım.
Adını haykırdığımda cansız yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Bütün vücudum buzdan daha da çok soğuk hale geldi.
Sinirle düşüncelerini gözden geçirirken Mike’ın kızgın şaşkınlığının
farkındaydım. Sadece bana karşı öfkesini düşünüyordu, o yüzden Bella’nın ne
sorunu olduğunu öğrenemedim. Eğer ona zarar vermişse, Mike’ı yok ederdim.
“Sorun ne – incindi mi?” diye sordum düşüncelerini odaklamaya çalışarak.
İnsan adımlarıyla yürümek zorunda olmak delirticiydi. Yaklaşırken dikkati üzerime
çekmemeliydim.
Sonra kalbinin atışını ve düzenli nefes alıp verişini duydum. Onu izlerken,
gözlerini daha da sıkı kapattı. Bu paniğimin bir kısmını yok etti.
Mike’ın zihninden hızla geçen anıları gördüm, Biyoloji sınıfından resimler.
Bella’nın yüzü masamızdayken, beyaz teni yeşile dönerken. Beyaz kartların üzerinde
kırmızı damlalar…
Kan grubu ölçümü.
Olduğum yerde durdum, nefesimi tuttum. Kokusu bir şeydi, akan kanı
tamamen başka bir şey.
“Sanırım bayıldı.” dedi Mike, aynı anda hem endişeli ve hem de içerlemiş bir
şekilde. “Ne olduğunu bilmiyorum, parmağını deldirmedi bile.”
Rahatladım ve tekrar nefes aldım. Ah, Mike Newton’ın küçük yarasından
akan kanın kokusunu alabiliyordum. Eskiden, bu beni çekebilirdi.
Mike müdahaleme sinirli bir şekilde yanımda sallanırken Bella’nın yanında
diz çöktüm.
“Bella. Beni duyabiliyor musun?”
“Hayır.” diye inledi. “Git başımdan.”
Rahatlık öyle şiddetliydi ki güldüm. O iyiydi.
“Onu hemşireye götürüyordum.” dedi Mike. “Ama daha ileri gidemedi.”
“Ben onu alırım. Sen sınıfta dönebilirsin.” dedim.
Mike’ın dişleri birbirine kenetlendi. “Hayır. Bunu benim yapmam gerekiyor.”
Burada kalıp o zavallıyla tartışmayacaktım.
Ona dokunmayı gereklilik haline getiren durum nedeniyle, heyecanlı ve
korkak, yarı-minnettar ve yarı-üzgün halde Bella’yı nazikçe kaldırımdan kaldırdım
ve sadece kıyafetlerine dokunarak, vücutlarımız arasında mümkün olduğunca fazla
uzaklık bırakarak onu kollarıma aldım. Onu güvenceye almak için acele ediyordum
– başka kelimelerle, benden uzağa.
Gözleri birden açıldı, afalladı.
Arkamızdan Mike’ın karşı çıkan bağırışını zor duydum.
“Berbat görünüyorsun.” dedim sırıtarak çünkü zayıf mide ve dönmüş baştan
başka hiçbir sorunu yoktu.
“Beni kaldırıma geri bırak.” dedi. Dudakları hala beyazdı.
“Yani, kanın görüntüsünden mi bayıldın?” Daha ironik hale gelebilir miydi?
Gözlerini kapadı ve dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ve kendi kanının bile değil.” diye ekledim, sırıtmam genişleyerek.
Ofisin önündeydik. Kapı bir santim açıktı, tekmeleyerek açtım.
Bayan Cope zıpladı. “Aman Tanrım.” diye soludu kollarımdaki külrengi kızı
gördüğünde.
“Biyolojide bayıldı.” diye açıkladım, hayal gücü kontrolden çıkmadan önce.
Bayan Cope aceleyle hemşirenin ofisinin kapısını açtı. Bella’nın gözleri tekrar
açıldı, kadını izledi. Onu eski püskü yatağa yatırırken hemşirenin şaşkınlığını
duydum. Kollarımdan bıraktığım anda odanın diğer tarafına geçtim. Vücudum çok
heyecanlı, çok istekliydi, kaslarım gergindi ve zehrim akıyordu.
“Sadece bayıldı.” diye güvence verdim Bayan Hammond’a. “Biyoloji’de kan
grubu ölçümü var.”
Başını salladı, anlamıştı. “Her zaman bir tane olur.”
“Biraz yat tatlım.” dedi Bayan Hammond. “Geçecektir.”
“Biliyorum.” dedi Bella.
“Bu sık sık oluyor mu?” diye sordu hemşire.
“Bazen.” diye itiraf etti Bella.
Kahkahamı öksürük olarak yutturmaya çalıştım.
Bu hemşirenin dikkatini çekmeme neden oldu. “Şimdi sınıfa dönebilirsin.”
dedi.

Gözlerine baktım ve kusursuz bir güvenle yalan söyledim. “Onunla kalmam
gerekli.”
Hmm. Merak ediyorum da… "Ah, peki." Bayan Hammond başını salladı.
Bu onda gayet iyi işe yaramıştı. Niye Bella bu kadar zor olmak zorundaydı.
“Alnın için biraz buz alıp geliyorum canım.” dedi hemşire, gözlerime
bakmaktan – normal bir insanın olması gerektiği gibi – rahatsız olarak ve odadan
çıktı.
“Haklıydın.” diye inledi Bella gözlerini kapatarak.
Ne kastetmişti? En kötü sonuca zıpladım: uyarılarımı kabul etmişti.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Cuma Haz. 12, 2009 5:11 pm

“Genelde öyleyim.” dedim sesimdeki eğlenceyi tutmaya çalışarak; şimdi
ekşiydi. “Ama bu sefer hangi konuda?”
“Dersi asmak sağlıklıdır.” diye iç çekti.
Ah, tekrar rahatlık.
Sonra sessizleşti. Sadece yavaşça nefes alıp verdi. Dudakları pembeye
dönmeye başlıyordu. Biraz uyumsuzlardı, alt dudağı üstle denkleşmek için biraz
kalındı. Dudaklarına bakmak garip hissetmeme neden oldu. Ona yaklaşmak istedim,
ki bu iyi bir fikir değildi.
“Orada bir dakikalığına beni korkuttun.” dedim – sesini tekrar duyabilmek
için diyalogu tekrar başlatarak. “Newton’ın, cesedini ormana gömmek için
sürüklediğini düşündüm.”
“Ha ha” dedi.
“Gerçekten – daha iyi renkli cesetler gördüm.” Bu hakikaten doğruydu.
“Cinayetinin intikamını almak zorunda kalacağım için endişelenmiştim.” ve alırdım
da.
“Zavallı Mike.” diye iç çekti. “İddiasına varım ki çılgına dönmüştür.”
Hiddet beni çarptı; ama çabucak zaptettim. Endişesi sadece acıdığı içindi.
İyiydi. O kadar.
“Benden kesinlikle nefret ediyor.” dedim ona, bu fikirle neşelenerek.
“Bunu bilemezsin.”
“Yüzünü gördüm – söyleyebilirim.”
“Beni nasıl gördün? Dersi astığını sanıyordum.” Yüzü daha iyi gözüküyordu
– yarı saydam teninin altındaki yeşil ton silinmişti.
“Arabamdaydım, CD dinliyordum.”
Yüz ifadesi birden değişti, sanki sıradan cevabım onu bir şekilde şaşırtmış
gibi.
Bayan Hammond elinde buz torbasıyla geldiğinde gözlerini tekrar açtı.
“Sanırım iyiyim.” dedi Bella ve buz torbasını iterken oturdu. Tabii ki.
Kendisiyle ilgilenilmesinden hoşlanmıyordu.
“Bir tane daha var.” dedi Bayan Cope.
Bella ilgi odağı olmaktan kurtulmaya istekli bir şekilde çabucak zıpladı.
“İşte.” dedi buz torbasını Bayan Hammond’a vererek. “Buna ihtiyacım yok.”
Mike Lee Stevens’ı kapıdan içeri soktu. Kan hala Lee’nin elinden akıyordu.
“Ah, hayır. Ofisten çık Bella.”
Þaşkın gözlerle bana baktı.
“Güven bana – çık.”
Döndü ve kapı kapanmadan yakalayıp ofisten aceleyle çıktı. Onu santimler
uzakta takip ettim. Sallanan saçı elimi okşadı.
Bana bakmak için döndü.
“Beni gerçekten dinledin.” Bu bir ilkti.
Küçük burnunu büktü. “Kanın kokusunu aldım.”
Ona şaşkınlıkla baktım. “İnsanlar kan kokusunu alamazlar.”
“Eh, ben alabiliyorum – beni hasta eden de bu. Bakır… ve tuz gibi kokuyor.”
Hala ona bakarken yüzüm dondu.
O gerçekten insan mıydı? İnsan gibi gözüküyordu. İnsan gibi yumuşaktı. İnsan
gibi kokuyordu – daha iyi aslında. İnsan gibi davranıyordu… bir nevi; ama insan
gibi düşünmüyordu ya da cevap vermiyordu.
Başka ne ihtimal vardı?
“Ne?” diye sordu.
“Hiçbir şey.”
O sırada Mike Newton gücenmiş, sert düşünceleriyle bizi odaya girerek bizi
böldü.
“Daha iyi görünüyorsun.” dedi kaba bir şekilde.
Elim ona bazı görgü kurallarını öğretmek isteyerek seğirdi. Kendime dikkat
etmem gerekecekti, yoksa bu iğrenç çocuğu gerçekten öldürecektim.
“Sadece elini cebinde tut.” dedi. Vahşi bir saniyede, bunu bana söylediğini
sandım.
“Artık kanamıyor.” diye cevapladı aksi bir şekilde. “Sınıfa geri dönecek
misin?”
“Dalga mı geçiyorsun? Eğer gidersem sadece geri dönmek zorunda kalırım.”
Bu çok iyiydi. Onunla olan bütün saatimi kaçıracağımı düşünmüştüm; ama
şimdi onun yerine ekstra vakit kazanmıştım. Kendimi hevesli hissettim.
“Evet, sanırım…” diye söylendi. “Ee, bu hafta sonu geliyor musun?
Kumsala?”
Ah, planları vardı. Öfke beni olduğum yerde dondurdu. Bu bir grup gezisiydi
gerçi. Başka öğrencilerin kafasında görmüştüm. Sadece ikisi değildi. Yine de
sinirliydim. Kendimi kontrol etmeye çalışarak hareketsizce tezgaha yaslandım.
“Tabii, geleceğimi söylemiştim.”
Yani ona da evet demişti. Kıskançlık, susuzluktan daha çok acı vererek yaktı.
Hayır, bu bir grup gezisiydi, diye ikna etmeye çalıştım kendimi. Sadece
arkadaşlarla bir gün geçirecekti. Daha fazlası değil.
“Saat onda babamın dükkanında buluşuyoruz.” Ve Cullen davetli DEÐİL.
“Orada olacağım.”
“Beden dersinde görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz.”
Düşünceleri öfkeyle dolu, sınıfa doğru gitti. O ucubede ne buluyor? Tabii, zengin
sanırım. Kızlar onun çekici olduğunu düşünüyor; ama ben bunu göremiyorum. Çok… çok
kusursuz. Bahse girerim ki babası hepsinin üzerinde plastik cerrahi denemeleri yapmış. Bu
yüzden hepsi çok beyaz ve çok güzel. Bu doğal değil. Ve bir nevi… korkunç. Bazen bana
baktığında, beni öldürmeyi düşündüğüne yemin edebilirim… Ucube…
Mike tamamen haksız değildi.
“Beden.” diye tekrarladı Bella sessizce inleyerek.
Ona baktım ve yine bir şey için üzgün olduğunu gördüm. Niye olduğundan
emin değildim; ama Mike ile bir sonraki sınıfına gitmek istemediği açıktı ve ben bu
plana vardım.
Onun yanına gittim ve yüzüne doğru eğildim, teninden yayılan sıcaklığı
dudaklarımda hissedebiliyordum. Nefes almaya cesaret edemedim.
“Bunu halledebilirim.” diye mırıldandım. “Git ve soluk görün.”
Dediğimi yaptı, Bayan Cope odaya girip masasına yerleşirken, arkamdaki
sandalyelerden birine oturup başını duvara dayadı. Gözleri kapalıyken, tekrar
bayılmış gibi görünüyordu. Rengi henüz tamamen dönmemişti.
Sekretere döndüm. Umarım Bella buna dikkat ediyordur, diye düşündüm
alayla. Bir insanın vermesi gereken tepki buydu.
“Bayan Cope?” diye sordum tekrar ikna edici sesimi kullanarak.
Kirpikleri titredi ve kalbi hızlandı. Çok genç, kendini toparla! “Evet?”
Bu ilginçti. Shelly Cope’un nabzı hızlandığında, bu beni fiziksel olarak çekici
bulduğu içindi, korktuğu için değil. İnsan kadınlarının yanında buna alışmıştım…
yine de Bella’nın yarışan kalbi için bu açıklamayı düşünmemiştim.
Bundan oldukça hoşlanmıştım. Çok fazla hatta. Gülümsedim ve Bayan
Cope’un nefes alıp veriş sesi yükseldi.
“Bella’nın bir sonraki dersi Beden Eğitimi ve yeterince iyi hissettiğini
sanmıyorum. Aslında, onu şimdi eve götürmem gerektiğini düşünüyorum. Onu
dersten affedebilir misiniz?” Derinliksiz gözlerine, düşünce aşamasında verdiği
hasardan keyif alarak baktım. Mümkün müydü Bella’nın…?
Bayan Cope cevap vermeden önce sesli şekilde yutkundu. “Senin de özüre
ihtiyacın var mı Edward?”
“Hayır, Bayan Goff’ın dersi, önemsemez.”
Ona pek dikkatimi vermiyordum. Bu yeni ihtimali keşfediyordum.
Hmm. Bella’nın beni diğer insanlar gibi çekici bulduğuna inanmak isterdim;
ama o ne zaman diğer insanlarla aynı tepkileri vermişti ki? Umutlanmamalıydım.
“Tamam, halloldu. Geçmiş olsun Bella.”
Bella zayıfça başını salladı – biraz abartılı rol yaparak.
“Yürüyebilir misin yoksa seni tekrar taşımamı ister misin?” dedim. Yürümek
isteyeceğini biliyordum – aciz olmak istemezdi.
“Yürümeyi tercih ederim.” dedi.
Yine doğru. Bunda gittikçe iyiye gidiyordum.
Bir an dengesini kontrol etmek için tereddüt ederek ayağa kalktı. Kapıyı onun
için açtım ve yağmurun içine yürüdük.
Gözleri kapalı olarak, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle yüzünü hafif
yağmura doğru kaldırmasını izledim. Ne düşünüyordu? Hareketiyle ilgili bir şey
garip gözüküyordu ve çabucak bu pozun niye bana yabancı geldiğini anladım.
Normal insan kızlar çiseleyen yağmura doğru yüzlerini böyle kaldırmazlardı;
normal insan kızlar genelde makyaj yapardı, bu ıslak yerde bile.
Bella hiç makyaj yapmıyordu, yapması da gerekli değildi. Kozmetik sanayisi
onun gibi bir tene sahip olmak için uğraşan kadınlar üzerinden milyarlarca dolar
kazanıyordu.
“Teşekkürler” dedi şimdi bana gülümseyerek. “Beden dersini kaçırmak için
hasta olmaya değer.”
Onunla olan zamanımı uzatmak için neler yapabileceğimi düşünerek
kampüse doğru baktım. “Her zaman.” dedim.
“Sen gidiyor musun? Bu cumartesi, yani?” Sesi umutlu çıkmıştı.
Ah, umudu yatıştırıcıydı. Benimle olmak istiyordu, Mike Newton’la değil. Ve
evet demek istedim; ama düşünecek pek çok şey vardı. Mesela, bu Cumartesi güneş
parlıyor olacaktı…
“Tam olarak nereye gidiyorsunuz?” Sesimi sanki çok bir şey ifade etmiyormuş
gibi sıradan tutmaya çalıştım. Mike kumsal demişti gerçi. Orada güneş ışığından
kaçma şansı pek yoktu.
“La Push’a, First Kumsalı'na.”
Lanet olsun. İmkansızdı o zaman.
Her neyse, zaten Emmett eğer planlarımızı iptal edersem çok sinirlenirdi.
Alayla gülerek ona baktım. “Davet edildiğimi hiç sanmıyorum.”
İç çekti, çoktan pes etmişti. “Demin seni davet ettim.”
“Sen ve ben zavallı Mike’ı bu hafta daha fazla zorlamayalım. Kırılmasını
istemeyiz.” Zavallı Mike’ı kendim kırmayı düşündüm ve bu resimden son derece
büyük bir keyif aldım.
“Ya, Mike” dedi tekrar reddeden bir ifadeyle. Genişçe gülümsedim.
Ve sonra benden uzağa yürümeye başladı.
Hareketim hakkında düşünmeden, uzandım ve onu yağmurluğunun
arkasından yakaladım. Aniden durdu.
“Nereye gittiğini sanıyorsun?” Beni bırakıp gittiği için neredeyse kızgındım.
Onunla yeterinde vakit geçirmemiştim. Gidemezdi, şimdi değil.
“Eve gidiyorum.” dedi bunun beni sinirlendirmesine şaşırarak.
“Seni eve sağ sağlim götüreceğime dair söz verdiğimi duymadın mı? Bu
durumda sana araba kullandırır mıyım?” Bundan hoşlanmayacağını biliyordum; ama
her halükarda Seattle seyahati için pratik yapmam gerekiyordu, ona o kadar yakın
olup olamayacağımı görmem. Bu daha kısa bir yolculuktu.
“Ne varmış durumumda?” diye sordu. “Ve kamyonetim ne olacak?”
“Alice okuldan sonra evine bırakır.” İleri yürümenin onun için yeterince zor
olduğunu bildiğim için, onu arabama doğru yavaşça çektim.
“Bırak gideyim!” dedi, yolunu değiştirirken neredeyse düşüyordu. Yakalamak
için bir elimi uzattım; ama gerek kalmadan kendini doğrulttu. Ona dokunmak için
bahane arıyor olmamalıydım.
Onu arabanın yanında bıraktığımda kapıya takıldı. Denge problemi
düşünülürse, daha dikkatli olmak gerekliydi.
“Çok ısrarcısın!”
“Kapı açık.”
Kendi tarafıma bindim ve arabayı çalıştırdım. Yağmur hızlanmasına ve soğuk
ile ıslağı sevmediğini bilmeme rağmen, vücudunu hala dışarıda, dik tuttu. Su gür
saçlarını sırılsıklam ediyor, neredeyse siyah olacak kadar koyulaştırıyordu.
“Tamamen kendimi eve götürebilecek durumdayım!”
Tabii ki öyleydi – sadece, ben onun gitmesine izin verecek durumda değildim.
Penceresini aşağıya indirdim ve ona doğru eğildim. “İçeri gir Bella.”
Gözleri kısıldı ve kendi kendine koşarak kaçıp kaçmamayı tartıştığını tahmin
ettim.
“Seni geri sürüklerim.” dedim, gerçekten bunu kastettiğimi anladığında
yüzündeki hayal kırıklığıyla eğlenerek.
Çenesi havada, kapıyı açtı ve arabaya bindi. Saçından deriye su damladı ve
botları gıcırdadı.
“Bu tamamen gereksiz.” dedi soğukça. Gücenikliğinin altında utanmış
olduğunu düşündüm.
Rahatsız olmasın diye ısıtıcıyı açtım ve müziği iyi bir arka plan seviyesine
ayarladım. Gözümün kenarından onu izleyerek arabayı çıkışa doğru sürdüm. Alt
dudağı inatçı bir şekilde çıkıntılık yapıyordu. Bana nasıl hissettirdiğini düşünerek
bunu izledim…
Aniden teybe baktı ve gözleri büyüyerek gülümsedi. “Clair de Lune?” diye
sordu.
Bir klasik hayranı? “Debussy’yi biliyor musun?”,
“Pek iyi değil.” dedi. “Annem evde çok fazla klasik müzik çalar – sadece
favorilerimi biliyorum.”
“Bu benim de favorilerimden biri.” Bunu düşünerek gözlerimi yağmura
diktim. Gerçekten o kızla bir ortak noktamız vardı. Her yönden zıt olduğumuzu
düşünmeye başlamıştım.
Yağmura benim gibi görmeyen gözlerle bakarken daha çok rahatlamış gibi
gözüküyordu. Anlık dikkat dağınıklığını nefes almayı denemek için kullandım.
Burnumdan dikkatlice soludum.
Þiddetli.
Direksiyonu daha sıkı kavradım. Yağmur onun daha güzel kokmasını
sağlamıştı. Bunun mümkün olduğunu hiç düşünmemiştim. Aptalca bir şekilde,
birden bire tadını hayal ediyordum.
Boğazımdaki alevlere karşı yutkunmayı ve başka bir şey düşünmeyi denedim
“Annen nasıl biri?” diye sordum dikkatimi dağıtmak için.
Bella gülümsedi. “Bana çok benzer; ama benden daha güzel.”
Bundan şüpheliydim.
“Benim içimde çok fazla Charlie var.” diye devam etti. “Annem benden daha
dışa dönük ve daha cesur.”
Bundan da şüpheliydim.
“Sorumsuz ve biraz acayip ve tahmin edilemez bir aşçı. O benim en iyi
arkadaşım.” Sesi melankolikleşti; alnı kırıştı.
Yine, bir çocuktan çok, ebeveyn gibi konuşmuştu.
Nerede yaşadığını bilip bilmemem gerektiğini çok geç düşünürken, evinin
önünde durdum. Hayır, bu böyle küçük bir kasabada şüphe çekmezdi.
“Kaç yaşındasın Bella?” Sınıf arkadaşlarından daha büyük olmalıydı. Belki
okula geç başlamıştı, ya da geride kalmıştı… bu pek mümkün değildi gerçi.
“On yedi yaşındayım.” diye cevapladı.
“On yedi gibi gözükmüyorsun.”
Güldü.
“Annem hep otuz beş yaşında doğduğumu ve her geçen yıl daha da orta yaşlı
birine dönüştüğümü söyler.” Tekrar güldü ve sonra iç çekti. “Birinin yetişkin olması
gerek.”

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Cuma Haz. 12, 2009 5:12 pm

Bu beni aydınlatmıştı. Artık görebiliyordum… sorumsuz anne Bella’nın
olgunluğunu açıklamaya yardım etmişti. Bakıcı olmak için erken büyümesi
gerekmişti. Kendisiyle ilgilenilmesini sevmemesinin sebebi buydu – bunun kendi işi
olduğunu hissediyordu.
“Sen de bir lise öğrencisi için küçük gözükmüyorsun.” dedi, beni
dalgınlığımdan uyandırarak.
Yüzümü buruşturdum. Onunla ilgili farkında vardığım her şey için, o da çok
fazla şey fark ediyordu. Konuyu değiştirdim.
“Annen niye Phil’le evlendi?”
Cevap vermeden önce bir dakika tereddüt etti. “Annem… kendi yaşına göre
çok genç. Phil’in ona daha da genç hissettirdiğini düşünüyorum. Nasıl oluyorsa,
annem onun için deli oluyor.” Başını anlayışla salladı.
“Onaylıyor musun?” dedim merakla.
“Fark eder mi?” diye sordu. “Onun mutlu olmasını istiyorum… ve Phil onun
istediği kişi.”
Karakteriyle ilgili öğrendiklerime çok iyi uymasaydı, yorumundaki özveri
beni şok ederdi.
“Bu çok asilce… Merak ediyorum da…”
“Ne?”
“Acaba annen de sana inceliği gösterir miydi? Seçimin ne olursa olsun?”
Bu gülünç bir soruydu ve sorarken sesimi sıradan tutamamıştım. Birinin beni
kızı için onaylayacağını düşünmek bile ne kadar aptalcaydı. Bella’nın beni seçeceğini
düşünmek bile ne kadar aptalcaydı.
“Sa-sanırım.” diye kekeledi bakışıma bir şekilde tepki vererek. Korku… ya da
çekim?
“Ama sonuçta ebeveyn olan o. Bu biraz farklı.” diye bitirdi.
Alayla gülümsedim. “Seçtiğin kişi korkunç olmasın o zaman.”
Bana sırıttı. “Korkunç derken neyi kastediyorsun? Her yerinde küpeler ve
kocaman dövmeler olan biri mi?”
“Sanırım tanımlardan biri bu.” Benim aklımdakine göre çok tehlikesiz bir
tanım.
“Senin tanımın ne?”
Her zaman yanlış soruları soruyordu ya da belki tamamen doğru soruları.
Cevap vermek istemediklerimi, her nasılsa.
“Sence ben korkunç olabilir miyim?” diye sordum, biraz gülümsemeye
çalışarak.
Ciddi bir sesle cevap vermeden önce düşündü. “Hmm… Bence olabilirsin, eğer
istersen.”
Ben de ciddiydim. “Þimdi benden korkuyor musun?”
Bu seferkini düşünmeden, anında cevapladı. “Hayır.”
Daha kolaylıkla gülümsedim. Tamamen gerçeği söylediğini
düşünmüyordum; ama gerçekten yalan söylediğini de. En azından gitmek isteyecek
kadar korkmuyordu. Eğer bu konuşmayı bir vampirle yaptığını söyleseydim nasıl
hissedeceğini merak ettim. Hayali tepkisinden korktum.
“O zaman, şimdi sen de bana kendi ailenden bahsedecek misin? Mutlaka
benimkinden daha ilginç bir hikaye olmalı.”
En azından daha korkutucu.
“Ne öğrenmek istiyorsun?” diye sordum ihtiyatla.
“Cullen’lar seni evlatlık mı aldılar?”
“Evet.”
Tereddüt etti, sonra alçak bir sesle konuştu. “Annene ve babana ne oldu?”
Bu çok zor değildi; ona yalan söylemek zorunda bile kalmayacaktım. “Çok
uzun zaman önce öldüler.”
“Üzgünüm.” diye mırıldandı, beni incitmekten endişelenerek.
Benim için endişeleniyordu.
“Onları pek iyi hatırlamıyorum.” diye güvence verdim. “Carlisle ve Esme
uzun zamandır benim annem ve babam.”
“Ve onları seviyorsun.”
Gülümsedim. “Evet. Daha iyi iki kişi düşünemiyorum.”
“Çok şanslısın.”
“Biliyorum.” Bir konuda, ebeveyn konusunda olan şansım inkar edilemezdi.
“Ve kardeşlerin?”
Eğer daha fazla ayrıntı için zorlamasına izin verirsem, yalan söylemek
zorunda kalacaktım. Saate bir bakış attım ve onunla olan vaktimin bittiğini görünce
hevesim kırıldı.
“Kardeşlerim, eğer yağmurun altında beni beklemek zorunda kalırlarsa
oldukça sinirlenecekler.”
“Ah, affedersin. Sanırım gitmen gerekli.”
Hareket etmedi. Birlikte olan zamanımızın bitmesini o da istemiyordu.
Bundan çok, çok hoşlandım.
“Muhtemelen Þef Swan eve gelmeden önce kamyonetini istersin, böylece ona
Biyoloji olayını anlatmana gerek kalmaz.” Kollarımdaki utancını hatırlayınca sırıttım.
“Çoktan duyduğuna eminim. Forks’ta hiçbir şey gizli kalmaz.” Kasabanın
adını hoşlanmayarak söyledi.
Sözlerine güldüm. Hiçbir şey gizli kalmaz, tabii. “Kumsalda iyi eğlenceler.”
Uzun sürmeyeceğini bilerek, gittikçe zayıflayan yağmura baktım ve normalden çok
daha fazla devam etmesini diledim. “Güneşlenmek için uygun bir hava.” Eh,
cumartesiye kadar olacaktı. Bundan keyif alırdı.
“Seni yarın görmeyecek miyim?”
Ses tonundaki üzüntü beni memnun etti.
“Hayır. Emmett ve ben hafta sonuna erken başlıyoruz.” Þimdi, plan yaptığım
için kendime kızgındım. Onları bozabilirdim… ama bu noktada çok fazla avlanmak
diye bir şey yoktu ve ailem ne kadar takıntılı hale dönüştüğümü belli etmeden de
davranışlarımdan yeterince endişeleneceklerdi.
“Ne yapacaksınız?” diye sordu, sesi mutlu değildi
İyi.
“Keçi Kayalıkları Bölgesi’nde yürüyüşe gideceğiz, Rainier’in güneyinde.”
Emmett ayı sezonu için istekliydi.
“Ah, iyi eğlenceler.” dedi gönülsüzce. İsteksizliği beni tekrar memnun etti.
Ona bakarken, geçici bir vedanın düşüncesi dahi neredeyse işkence çekmeme
neden oldu. Çok yumuşak ve kolay incinir biriydi. Onun gözümün önünden,
başında her şeyin gelebileceği bir yere gitmesine izin vermek çılgıncaydı ama yine
de, başına gelebilecek en kötü şeyler, benimle birlikte olmasının sonucu olurdu.
“Bu hafta sonu benim için bir şey yapabilir misin?” diye sordum ciddi bir
şekilde.
Kafasını salladı, gözleri şaşkındı.
Hafif tut.
“Alınma; ama sen, şu belayı mıknatıs gibi çeken insanlara benziyorsun. O
yüzden… okyanusa düşmemeye ya da bir şeylere çarpmamaya çalış olur mu?”
Gözlerimdeki hüznü görmemesini umarak ona gülümsedim. Orada başına ne
gelebilecek olursa olsun, ben uzakta olduğum için çok fazla iyi olmamasını ne kadar
da çok diliyordum.
Kaç Bella, kaç. Senin ya da benim iyiliğim için, seni çok fazla seviyorum.
Alayıma gücendi. Öfkeyle bana baktı. “Elimden geleni yaparım.” dedi ve
kapıyı arkasından çarpabileceği en büyük kuvvetle çarparak yağmurun içine zıpladı.
Tıpkı kaplan olduğuna inanan öfkeli bir kedi yavrusu gibi.
Ceketinin cebinden yeni aldığım anahtarı kavradım ve arabayla uzaklaşırken
gülümsedim.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 15, 2009 4:30 pm

7. Melodi

Okula geri döndüğümde beklemek zorunda kaldım. Son saat henüz bitmemişti. Bu
iyiydi, çünkü düşünmem gereken şeyler vardı ve yalnız zamana ihtiyaç
duyuyordum.
Kokusu arabadan gitmemişti. Pencereleri kapalı tutup bana hücum etmesine
izin verdim ve boğazımdaki alevlere alışmaya çalıştım.
Cazibe.
Bu düşünülmesi problemli bir konuydu. Çok farklı yanlar, çok farklı anlam ve
seviyeler. Aşkla aynı şey değildi; ama içinden çıkılamayacak şekilde bağlıydı.
Bella’yı cezbedip cezbetmediğime dair hiçbir fikrim yoktu. (Zihinsel sessizliği
ben delirene kadar daha da sinir bozucu olmaya devam mı edecekti, yoksa sonunda
erişeceğim bir sınır var mıydı?)
Fiziksel tepkilerini diğerleriyle – Jessica ve sektreter gibi – karşılaştırmayı
denedim; ama bir sonucu yoktu. Aynı işaretler – kalp atışında ve soluk alıp verişte
değişiklikler – ilgi anlamına geldiği gibi, kolaylıkla korku, şok ya da gerginlik
anlamına da gelebilirdi. Bella’nın bir zamanlar Jessica Stanley’nin sahip olduğu
düşünceleri paylaşabilmesi mümkün değildi. Sonuçta o, tam olarak ne olduğunu
bilmese de benimle ilgili bir yanlışlık olduğunu biliyordu. Buz tenime dokunmuştu
ve elini anında soğuktan çekmişti.
Yine de, o fantezilerin beni iğrendirdiğini hatırladığımda; ama bu sefer
Jessica’nın yerinde Bella’yla hatırladığımda…
Daha hızlı nefes alıyordum ve ateş boğazımı tırmalıyordu.
Ya beni kollarım narin vücuduna dolanmış halde hayal eden Bella olsaydı?
Onu göğsüme doğru sıkıca yaklaştırıp elimle çenesinin altını kavradığımı? Kızaran
yüzünden saçlarının gür perdesini okşayarak çektiğimi? Parmak uçlarımla dolgun
dudaklarının şeklini takip ettiğimi? Yüzümü onunkine doğru, dudaklarımda
nefesinin sıcaklığını hissedebilecek kadar eğdiğimi? Daha yaklaştığımı…
Ama sonra hayalden kaçındım, Jessica bunları hayal ettiğinde olduğu gibi,
eğer ona o kadar yaklaşırsam olacakları bilerek…
Cazibe imkansız bir ikilemdi, çünkü Bella beni çoktan en kötü şekilde
cezbetmişti.
Bella’nın bana bir kadının bir erkeğe olduğu şekilde çekilmesini istiyor
muydum?
Bu yanlış soruydu. Doğru soru, Bella’nın bana bu şekilde çekilmesini istemeli
miyim’di, cevap da hayırdı, çünkü insan bir erkek değildim ve bu onun için doğru
değildi.
Varlığımın her zerresiyle normal bir erkek olabilmek için yanıp tutuştum,
böylece hayatını tehlikeye atmadan onu kollarıma alabilirdim. Böylece kendi
hayallerimi kurabilirdim, sonunda onun kanının ellerimi kaplamadığı, gözlerimde
parlamadığı hayaller…
Onun peşinden koşmamın bir savunması yoktu. Ona dokunmayı bile göze
alamadığımda, nasıl bir ilişki teklif edebilirdim ki?
Başımı ellerimin arasına aldım.
Çok daha kafa karıştırıcıydı, çünkü hayatım boyunca hiç bu kadar insan gibi
hissetmemiştim – hatırlayabildiğim kadarıyla, insanken bile. İnsan olduğum
zamanlar, düşüncelerim askerliğin görkemine dönüktü. Büyük Savaş gençliğimde
patlak vermişti ve salgın vurduğunda on sekizinci doğum günüme sadece dokuz ay
vardı… O insan yıllarından sadece belirsiz izler kalmıştı, bulutlu anılar geçen her
onyılla solmuştu. En berrak olarak annemi hatırlıyordum ve yüzünü düşündüğümde
eskiden kalma bir sızı hissediyordum. İstekle koştuğum gelecekten ne kadar nefret
ettiğini, her gece dua ederek akşam yemeklerinde ‘korkunç savaş’ın bitmesine dair
isteğini dile getirdiğini hayal meyal hatırlıyordum… Başka bir hasrete dair anım
yoktu. Annemin sevgisinin dışında bana kalmayı diletmiş hiçbir sevgi yoktu…
Bu benim için tamamen yeniydi. Düşünecek hiçbir paraleli, yapılacak hiçbir
karşılaştırması yoktu.
Bella’ya hissettiğim aşk saf olarak ortaya çıkmıştı; ama şimdi sular
çamurlanmıştı. Ona dokunabilmeyi çok istemiştim. O da aynısını hissetmiş miydi?
Fark etmez, diye ikna etmeye çalıştım kendimi.
Beyaz ellerime baktım, sertliklerinden, soğukluklarından, insansı olmayan
güçlerinden nefret ederek...
Kapı açıldığında yerimden sıçradım.
Ha. Hazırlıksız yakalandın. Bu bir ilk, diye düşündü Emmett yerine yerleşirken.
“Bahse girerim ki Bayan Goff uyuşturucu kullandığını düşünüyor, son zamanlarda
çok tuhafsın. Bugün neredeydin?”
“Ben… yararlı işler yapıyordum.”
Ha?
Güldüm. “Hastayla ilgilenmek gibi bir şey.”
Bu kafasını daha da çok karıştırdı; ama sonra arabadaki kokuyu içine çekti.
“Ah. Yine o kız mı?”
Yüzümü buruşturdum.
Bu gittikçe garipleşiyor.
“Bir de bana sor.” diye söylendim.
Kokuyu tekrar içine çekti. “Hmm. Oldukça hoş bir kokusu var değil mi?”
Sözlerini daha bitirmeden istemsiz bir tepki olarak dudaklarımın arasından
bir hırlama çıktı.
“Sakin ol çocuk, sadece söylüyorum.”
Sonra diğerleri geldi. Rosalie kokuyu anında fark etti ve sinirini atlatamamış
halde bana öfkeyle baktı. Probleminin ne olduğunu merak ediyordum; ama ondan
duyabildiğim tek şey bir hareket dizisiydi.
Jasper’ın tepkisinden de hoşlanmamıştım. Emmett gibi o da Bella’nın
çekiciliğini fark etmişti. Koku, ikisine de bana geldiğinin binde biri çekici değildi;
ama yine de kanının onlara tatlı gelmesi beni üzdü. Jasper iyi bir kontrole sahip
değildi.
Alice yanıma geldi ve Bella’nın kamyonetinin anahtarını almak için elini
uzattı.
“Sadece yaptığımı gördüm.” dedi. “Bana nedenlerini söylemen gerekecek.”
“Bu o anlama gelmiyor–”
“Biliyorum, biliyorum. Bekleyeceğim. Çok uzun sürmeyecek.”
İç çekip anahtarı verdim.
Onu Bella’nın evine kadar takip ettim. Yağmur milyonlarca küçük çekiç gibi
iniyordu, o kadar yüksek sesliydi ki belki Bella’nın insan kulakları kamyonetin
motorunu duymamıştı. Penceresini izledim; ama bakmak için çıkmadı. Belki orada
değildi. Duyulacak hiçbir düşünce yoktu.
Onu kontrol etmek için yetecek kadar bile duyamamam beni üzdü – mutlu
olduğundan emin olmak için, güvende olduğundan en azından.
Alice arkaya bindi ve eve doğru hızlandık. Yollar boştu, o sayede sadece
birkaç dakika aldı. Eve geldik ve hepimiz kendi ayrı eğlencelerimize gittik.
Emmett ve Jasper sekiz tahtanın birleşiminden oluşan bir tahtayla, kendi
karmaşık kurallarıyla oynadıkları ayrıntılı satrancın ortasındaydılar. Oynamama izin
vermezlerdi, artık benimle sadece Alice oyun oynuyordu.
Alice onların olduğu köşedeki bilgisayarına gitti ve monitörün çalıştığını
duydum. Rosalie’nin elbise dolabı için yeni bir moda tasarımı üzerinde çalışıyordu;
ama Rosalie bugün arkasında durup Alice’in eli dokunmatik ekranda (Carlisle ile
ben sistemle biraz oynamak zorunda kalmıştık, çünkü bu ekranların çoğu ısıya yanıt
veriyordu) dolaşırken onu kesim ve renklerle ilgili yönlendirmeye gitmemişti. Onun
yerine asık bir suratla kanepeye yayılmış, hiç durmadan ve saniyede yirmi kanal
değiştirerek zap yapıyordu. Garaja gidip BMW’sini tekrar düzenleyip
düzenlememeye karar vermeye çalıştığını duyabiliyordum.
Esme üst kattaydı, mavi basma kumaşlarla çalışıyordu.
Bir süre sonra Alice kafasını duvara dayadı ve ağzıyla sırtı ona dönük oturan
Emmett’in gelecek hamlelerini, rakibinin en sevdiği atını yüzünde sakin bir ifadeyle
alan Jasper’a söylemeye başladı.
Ve ben, uzun zamandan beri ilk defa – o kadar uzun ki utanç duydum –
girişin yanındaki zarif, büyük piyanonun başına oturdum. Sesi kontrol etmek için
elimi nazikçe tuşların üzerinde gezdirdim. Akort hala mükemmeldi.
Üst katta, Esme yaptığı şeyi bıraktı ve başını kaldırdı.
Bugün arabada ortaya çıkan ezginin başını çaldım, sesinin hayal ettiğimden
daha iyi çıkması beni memnun etti.
Edward tekrar çalıyor, diye düşündü Esme mutlulukla, yüzünde bir gülümseme
belirerek. Masasından kalktı ve sessizce merdivenin başına geldi.
Esas melodinin içinden geçmesine izin vererek ahenkli bir dize ekledim.
Esme hoşnutlukla iç çekip en üst basamağa oturdu ve başını tırabzana dayadı.
Yeni bir beste. Çok uzun zaman olmuştu. Ne kadar güzel bir ezgi.
Melodiyi alçak perdeyi takip ederek yeni bir yöne götürdüm.
Edward tekrar beste mi yapıyor? diye düşündü Rosalie ve dişleri sert bir
güceniklikle birbirine kenetlendi.
O anda, hata yaptı ve öfkesinin esas sebebini okuyabildim. Niye bana böyle
huysuzca davrandığını, Isabella Swan’ı öldürme fikrinin vicdanını niye hiç rahatsız
etmediğini gördüm.
Rosalie ile, her şey kendini beğenmişlikle ilgiliydi.
Müzik birdenbire durdu ve kendimi durduramadan güldüm, elimi çabucak
ağzıma atmadan önce bir kahkaha attım.
Rosalie bana dönüp öfkeyle baktı, gözleri kırgın öfke kıvılcımları saçıyordu.
Emmett ve Jasper da bana baktı ve Esme’nin kafasının karıştığını duydum. Bir
anda aşağı kata indi ve Rosalie ile bana baktı.
“Durma Edward.” diye cesaretlendirdi gergin bir an sonrasında.
Rosalie’ye arkamı dönüp yüzümde beliren gülümsemeyi kontrol edebilmek
için büyük çaba harcayarak tekrar çalmaya başladım. Ayağa kalktı ve utangaçlıktan
çok, öfkeyle odadan çıktı; ama kesinlikle oldukça utanmıştı.
Eğer bir şey söylersen, seni köpek gibi avlarım.
Başka bir kahkahayı bastırdım.
“Sorun ne Rosalie?” diye seslendi Emmett arkasından. Rosalie dönmedi.
Devam edip garaja girdi ve arabasının altına kendini oraya gömebilecekmiş gibi
girdi.
“Bu da neydi?” dedi Emmett bana.
“En ufak bir fikrim bile yok.” diye yalan söyledim.
Emmett sinirlenip homurdandı.
“Çalmaya devam et.” dedi Esme. Ellerim yine duraklamıştı.
İstediği şeyi yaptım ve gelip, ellerini omzuma koyarak arkamda durdu.
Beste ilgi uyandırıcıydı; ama yarımdı. Bir köprüyle oynadım; ama bir şekilde
doğru gelmedi.
“Büyüleyici. Bir ismi var mı?” diye sordu Esme.
“Daha değil.”
“Hikayesi var mı?” diye sordu sesinde bir gülümsemeyle. Bu ona büyük bir
hoşnutluk vermişti ve müziği boşladığım için kendimi suçlu hissettim. Bencillik
etmiştim.
“Bu bir… ninni sanırım.” Sonra köprüyü doğru kurdum. Arkasındaki
harekete kolayca öncülük etti.
“Bir ninni.” diye tekrarladı kendi kendine.
Bu ezginin bir hikayesi vardı ve bir bunu kere gördüğümde parçalar çaba
harcamadan yerine oturdu. Hikaye küçük bir yatakta uyuyan bir kızdı, gür, koyu ve
dağınık saçları yastıkta deniz yosunu gibi kıvrılan bir kız…
Alice, Jasper’ı kendi oyunlarıyla bıraktı ve yanıma oturdu. Güzel, ahenkli
sesiyle ezginin iki oktav yukarısında bir sözsüz bir melodi söyledi.
“Bundan hoşlandım.” diye mırıldandım. “Ama şuna ne dersin?”
Dizesini ezgiye ekledim – ellerim şimdi bütün parçalar üzerinde bir arada
çalışmak için tuşların üzerine uçuyordu – biraz değiştirerek, yeni bir yöne
yönlendirerek…
Ruh halini yakaladı ve beraber söyledi.
Esme omzumu sıktı.
Ama Alice’in sesinin ezginin üzerinde yükselip onu başka bir yere
götürmesiyle artık sonu görebiliyordum. Şarkının nasıl bitmesi gerektiğini
görebiliyordum, çünkü uyuyan kız, tıpkı gerçekte olduğu gibi muhteşemdi ve
herhangi bir değişiklik yanlış olurdu, bir üzüntü olurdu. Beste bu anlayışa doğru
sürüklendi, daha yavaş ve daha hafif. Alice’in sesi de alçaldı, ağırbaşlı hale geldi.
Son notayı çaldım ve sonra tuşların üzerinde başımı eğdim.
Esme saçımı okşadı. İyi olacak Edward. En iyisi yönünde çözülecek. Sen mutluluğu
hak ediyorsun oğlum. Kader sana bunu borçlu.
“Teşekkürler.” diye fısıldadım, inanabilmeyi dileyerek.
Aşk her zaman kullanışlı paketlerde karşına çıkmaz.
Neşesizce güldüm.
Sen, büyük ihtimalle, dünyadaki herkesin içinde, bu kadar zor bir ikilemle savaşmak
için en donanımlı kişisin. Hepimizin içinde en iyisi ve parlağısın.
İç çektim. Bütün anneler oğulları için aynı şeyi düşünürdü.
Esme, trajedi potansiyeline rağmen bütün bu zamandan sonra nihayet
kalbime dokunulduğu için hala neşeyle doluydu. Benim hep yalnız kalacağımı
düşünmüştü…
O da seni sevecek, diye düşündü aniden, düşüncelerinin yönüyle beni
şaşırtarak. Eğer zekiyse. Gülümsedi. Ama birinin senin de öyle olduğunu yakalamak için o
kadar yavaş olacağını hayal edemiyorum.
“Yapma anne, beni utandırıyorsun.” diye alay ettim. Kelimeleri olanak dışı
olsa da, beni neşelendirmişti.
Alice güldü ve “Heart and Soul”un ilk elini ortaya çıkardı. Sırıttım ve onunda
basit armoniyi tamamladım. Sonra onu bir “Chopsticks” performansıyla
şereflendirdim.
Kıkırdadı ve iç çekti. “Keşke Rose’a niye güldüğünü bana söylesen.” dedi.
“Ama söylemeyeceğini görüyorum.”
“Hayır.”
Kulağıma parmağıyla bir fiske attı.
“Kibar ol Alice.” diye azarladı Esme. “Edward centilmenlik yapıyor.”
“Ama öğrenmek istiyorum.”
Sızlanan tonuna güldüm. Sonra “İşte Esme.” dedim ve en sevdiği besteyi
çalmaya başladım, Carlisle ile aralarında izlediğim aşklarına isimsiz bir hediye.
“Teşekkürler canım.” Tekrar omzumu sıktı.

Tanıdık parçaya odaklanmam gerekmedi. Onun yerine hala garajda olan
Rosalie’yi düşündüm ve kendi kendime sırıttım.
Kıskançlığın potansiyelini kendim yeni keşfettiğim için, ona biraz acıyordum.
Sefil eden bir duyguydu. Tabii ki, onun kıskançlığı benimkinden binlerce kat daha
azdı.
Rosalie’nin hayatı ve kişiliği, bu kadar güzel olmasaydı ne kadar değişik
olurdu, merak ettim. Eğer güzellik her zaman en güçlü noktası olmasaydı daha
mutlu bir insan olur muydu? Daha az ben merkezci? Daha çok şefkatli? Eh, sanırım
merak etmek işe yaramazdı çünkü geçmiş geçmişti ve o her zaman en güzel olmuştu.
İnsan olduğu zamanlar bile kendi güzelliğinin spot ışıkları altında yaşamıştı. Onun
için sorun değildi. Tam tersi – çekiciliği neredeyse her şeyden daha çok seviyordu.
Bu ölümlülüğünü kaybedişiyle değişmemişti.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 15, 2009 4:30 pm

O yüzden ben baştan beri onun güzelliğine diğer bütün erkeklerden beklediği
gibi aşırı hayranlık duymadığım için gücenmesi sürpriz değildi. Beni hiçbir şekilde
istediğinden değil – bundan çok uzaktı; ama buna rağmen onu istemediğim için
darılmıştı. İstenmeye çok alışıktı.
Jasper ve Carlisle ile farklıydı – onların ikisi de zaten aşıktı. Ben tamamen
boştaydım; ama yine de inatla hareketsiz kalmıştım.
Eski gücenikliğinin kaybolduğunu düşünmüştüm, uzun süre önce geçtiğini.
Ve geçmişti… Ben sonunda güzelliği bana onunkinin dokunmadığı şekilde
dokunan birini bulana kadar.
Rosalie eğer onun güzelliğini hayranlığa değer bulmadıysam, dünyada bana
ulaşacak hiçbir güzellik olmadığı inancına güvenmişti. Bella’nın hayatını
kurtardığımdan beri sinirliydi; benim tamamen bilinçsiz olduğum ilgiyi kadın
hisleriyle tahmin etmişti.
Önemsiz bir insan kızını ondan daha çekici bulduğum için ciddi olarak
alınmıştı.
Gülme dürtüsünü tekrar bastırdım.
Beni rahatsız etti ama, Bella’yı görüşü. Rosalie gerçekten kızın sıradan
olduğunu düşünüyordu. Buna nasıl inanabilirdi? Bana anlaşılmaz geliyordu.
Kıskançlığın bir sonucuydu şüphesiz.
“Ah!” dedi Alice aniden. “Jasper tahmin et, ne gördüm?”
Gördüğünü görmüştüm ve ellerim tuşlarda donakalmıştı.
“Ne oldu Alice?” diye sordu Jasper.
“Peter ve Charlotte haftaya ziyarete geliyorlar. Buralarda olacaklar, ne güzel
değil mi?”
“Sorun ne Edward?” diye sordu Esme omuzlarımdaki gerilimi hissedip.
“Peter ve Charlotte Forks’a mı geliyorlar?” diye tısladım Alice’e.
Gözlerini devirdi. “Sakinleş Edward. Bu onların ilk ziyareti değil.”
Dişlerim birbirine kenetlendi. Bu, Bella geldiğinden ve tatlı kanı sadece bana
çekici gelmediğinden beri ilk ziyaretleriydi.
Alice yüz ifademi görünce kaşlarını çattı. “Asla burada avlanmazlar. Bunu
biliyorsun.”
Ama Jasper’ın bir nevi kardeşi olan vampir ve sevdiği küçük vampir bizim
gibi değillerdi; alışıldık yoldan avlanıyorlardı. Bella’nın etrafında onlara
güvenilmezdi.
“Ne zaman?” diye sordum.
Dudaklarını mutsuz bir şekilde büzdü; ama öğrenmem gerekeni söyledi.
Pazartesi sabahı. Kimse Bella’yı incitmeyecek.
“Hayır.” diye katıldım ona ve sırtımı döndüm. “Hazır mısın Emmett?”
“Sabah gideceğimizi sanıyordum?”
“Pazar gecesi geri döneceğiz. Ne zaman gideceğimiz sana kalmış.”
“Peki, tamam. Önce Rose’a hoşça kal dememe izin ver.”
“Tabii.” Rosalie’nin içinde bulunduğu tuh haliyle, bu kısa bir veda olacaktı.
Gerçekten kendini kaybettin Edward, diye düşündü arka kapıya yönelirken.
“Sanırım kaybettim.”
“Yeni besteyi benim için bir kere daha çal.” diye rica etti Esme.
“Eğer istersen.” diye kabul ettim, ezgiyi kaçınılmaz sonuna – bana yabancı
şekillerde acı veren sona – kadar çalmakta biraz tereddütlü olmama rağmen. Bir an
düşündüm, sonra cebimden şişe kapağını çıkarıp boş nota sehpasına koydum. Bu
biraz yardımcı oldu – onun evetinin küçük anı.
Kendi kendime başımı salladım ve çalmaya başladım.
Esme ve Alice birbirlerine baktılar; ama ikisi de sormadı.
“Kimse sana yemeğinle oynamamanı söylemedi mi?” diye seslendim
Emmett’e.
“Ah, selam Edward!” diye bağırdı, elini sallayıp sırıtarak. Ayı, onun dikkat
dağınıklığından faydalanıp ağır pençesiyle Emmett’in göğsünü tırmaladı. Keskin
tırnaklar tişörtünü parçaladı ve derisinde gıcırtı sesi çıkardı.
Ayı yüksek perdedeki ses üzerine böğürdü.
Ah kahretsin, bu tişörtü bana Rose vermişti.
Emmett geri kükreyerek hayvanı çileden çıkardı.
İç çektim ve yakın bir kayaya oturdum. Bu zaman alabilirdi.
Ama Emmett neredeyse işi bitirmişti. Ayının başka bir pençe darbesiyle
kafasını koparmayı denemesine izin verdi ve darbe geri sekip ayıya zarar verdiğinde
güldü. Ayı kükredi ve Emmett gülüşünün arasında ona geri kükredi. Sonra, arka
ayakları üzerinde kendinden bir baş büyük olan hayvanın üzerine atladı. Vücutları
birbirlerine dolanarak ve beraberlerinde olgun bir alaçamı da götürerek yere düştü.
Ayının hırlamaları bir lıkırtı sesiyle kesildi.
Birkaç dakika sonra, Emmett onu beklediğim yere koştu. Tişörtü
mahvolmuştu, yırtık ve kanlıydı, ayrıca yapış yapıştı ve kürkle kaplıydı. Siyah
kıvırcık saçları da pek iyi durumda değildi. Yüzünde kocaman bir sırıtma vardı.
“Bu güçlüydü. Bana pençe attığında neredeyse hissettim.”
“Çocuk gibisin Emmett.”
Benim düzgün, temiz gömleğime bir bakış attı. “O dağ aslanını takip
edemedin mi?”
“Tabii ki ettim. Sadece senin gibi vahşi yemiyorum.”
“Keşke daha güçlü olsalardı. Daha eğlenceli olurdu.”
“Kimse sana yemeğinle kavga etmen gerektiğini söylemedi.”
“Evet; ama başka kimle kavga edeceğim? Sen ve Alice hile yapıyorsunuz,
Rose saçının bozulmasını hiç istemiyor ve Esme eğer Jasper ve ben gerçekten kavga
edersek çok sinirleniyor.”
“Hayat zor, değil mi?”
Emmett bana sırıttı ve saldırı pozisyonuna geçti.
“Hadi ama Edward. Sadece bir dakikalığına kapat şunu ve adil savaş.”
“Kapatılmıyor.” diye hatırlattım ona.
“O insan kızın seni zihninden uzak tutmak için ne yaptığını merak
ediyorum.” dedi Emmett düşünceye dalarak. “Belki bana birkaç püf nokta verebilir.”
Neşem silindi. “Ondan uzak dur.” diye homurdandım dişlerimin arasından.
“Alıngan, alıngan.”
İç çektim. Emmett geldi ve yanıma oturdu.
“Özür dilerim. Zor bir durumdan geçtiğini biliyorum. Gerçekten çok fazla
kaba olmamaya çalışıyorum; ama bu bir nevi benim doğal durumum olduğu için…”
Şakasına gülmemi bekledi ve sonra yüzünü buruşturdu.
Her zaman çok ciddisin. Şimdi seni ne rahatsız ediyor?
“Onu düşünüyorum. Endişeleniyorum aslında.”
“Endişelenecek ne var? Sen buradasın.” Yüksek sesle güldü.
Şakasını görmezden geldim; ama sorusuna cevap verdim. “Ne kadar kırılgan
olduklarını hiç düşündün mü? Bir ölümlünün başına ne kadar çok kötü şey
gelebileceğini?”
“Pek değil. Kastettiğin şeyi anlıyorum gerçi. İlk seferinde bir ayıya pek eş bir
rakip değildim, değil mi?”
“Ayılar” diye mırıldandım, yığına bir korku daha ekleyerek. “Bu kesinlikle
onun şansı olurdu değil mi? Kasabada başıboş bir ayı. Tabii ki direkt Bella’ya
giderdi.”
Emmett kıkırdadı. “Deli gibi konuşuyorsun, biliyor musun?”
“Sadece bir dakikalığına Rosalie’nin insan olduğunu hayal et Emmett ve bir
ayıyla karşılaşabileceğini… ya da bir arabanın ona çarpabileceğini… ya da yıldırım
düşebileceğini… ya da merdivenlerden düşebileceğini… ya da hastalanabileceğini!”
Kelimeler gök gürültüsü gibi çıktı. Dışarı çıkmalarına izin vermek bir rahatlıktı –
bütün hafta sonu içimde büyümüşlerdi. “Yangınlar ve depremler ve fırtınalar! Off!
En son ne zaman haberleri seyrettin? Onların başına ne tür şeyler geldiğini gördün
mü? Hırsızlıklar ve cinayetler.” Dişlerim birbirine kenetlendi ve başka bir insanın
onu incitmesi fikri beni öyle çileden çıkardı ki nefes alamadım.
“Orada kal çocuk. O Forks’ta yaşıyor hatırladın mı? En kötüsü yağmurda
ıslanır.”
Omuzlarını silkti.
“Ciddi bir kötü şansı olduğunu düşünüyorum Emmett, gerçekten
düşünüyorum. Kanıtlara bak. Dünyada gidebileceği o kadar çok yer varken,
vampirlerin nüfusun önemli bölümünü işgal ettikleri bir kasabaya geliyor.”
“Evet; ama biz vejetaryeniz. O yüzden bu iyi şans değil mi?”
“O kokusuyla mı? Kesinlikle kötü. Ve sonra, çok daha kötü şans olarak, bana
nasıl koktuğu var.” Ellerime tekrar nefret ederek öfkeyle baktım.
“Carlisle dışında herkesten daha iyi kontrolün olması dışında. Yine iyi şans.”
“Minibüs?”
“Sadece bir kazaydı.”
“Ona gelişini görmen gerekliydi Em, tekrar tekrar. Yemin ederim, sanki bir
mıknatısı varmış gibiydi.”
“Ama sen oradaydın. Bu da iyi şanstı.”
“Öyle mi? Bu bir insanın başına gelebilecek en kötü şanssızlık değil mi – bir
vampirin ona aşık olması?”
Emmett bir süre sessizce düşündü. Kızı kafasında canlandırdı ve görüntüyü
ilginç bulmadı. Gerçekten, cazibeyi göremiyorum.
“Eh, ben de Rosalie’nin çekiciliğini göremiyorum.” dedim kabaca.
Emmett kıkırdadı. “Sanırım bana söylemezsin…”
“Probleminin ne olduğunu bilmiyorum Emmett.” diye yalan söyledim ani ve
geniş bir sırıtmayla.
Niyetini kendimi korumaya yetecek vakit varken gördüm. Beni kayadan
düşürmeye çalıştı ve aramızdaki taş yarılırken, yüksek bir çatırtı sesi duyuldu.
“Hilekar.” diye mırıldandı.
Başka bir deneme yapmasını bekledim; ama düşünceleri farklı bir yöne
gitmişti. Yine Bella’nın yüzünü canlandırıyordu; ama daha beyaz hayal ediyordu ve
gözlerini parlak kırmızı…
“Hayır.” dedim, sesim titredi.
“Bu ölümlülük konusundaki endişelerini çözümler değil mi? Ve onu
öldürmek de istemezsin. En iyi yol bu değil mi?”
“Benim için mi, yoksa onun için mi?”
“Senin için.” diye cevapladı basitçe. Ses tonu bir tabii ki ekledi.
Neşesizce güldüm. “Yanlış cevap.”
“Ben sorun etmedim.” diye hatırlattı.
“Rosalie etti.”
İç çekti. İkimiz de Rosalie’nin eğer tekrar insan olabilecekse her şeyi
yapabileceğini, her şeyden vazgeçebileceğini biliyorduk. Emmett’tan bile.
“Evet, Rosalie etti.” diye kabul etti sessizce.
“Ben yapamam… yapmamalıyım… Bella’nın hayatını mahvetmeyeceğim. Eğer
o Rosalie olsaydı aynı şeyleri hissetmez miydin?”
Emmett bir süre düşündü. Sen onu gerçekten… seviyor musun?
“Tanımlayamıyorum bile Emmett. Bir anda, kız benim bütün dünyam oldu. O
olmadan dünyanın bir anlamını göremiyorum.”
Ama onu değiştirmeyeceksin? Sonsuza kadar yaşayamaz, Edward.
“Bunu biliyorum.” diye inledim.
Ve, senin de söylediğin gibi, bir nevi kırılgan.
“Güven bana – onu da biliyorum.”
Emmett ince ruhlu bir insan değildi ve narin tartışmalar onun en iyi yaptığı
şey değildi. Şimdi gücendirici olmamayı isteyerek bocalıyordu.
Ona hiç dokunabilecek misin? Yani, eğer onu seviyorsan… ona dokunmak
istemeyecek misin?
Emmett ve Rosalie şiddetli bir fiziksel aşkı paylaşıyorlardı. Bu olmadan,
birinin sevebileceğini anlamakta güçlük çekiyordu.
İç çektim. “Bunu düşünemem bile Emmett.”
Vay. O zaman seçeneklerin neler?
“Bilmiyorum.” diye fısıldadım. “Onu… onu bırakmak için bir yol arıyorum.
Sadece kendimi nasıl uzakta tutabileceğimi bilmiyorum.”
Büyük bir hoşnutlukla, birdenbire, kalmanın doğru olduğunu anladım – en
azından şimdi. Peter ve Charlotte gelirken. Burada, geçici olarak, benimle birlikte
güvendeydi ve sonra ben gidince güvende olacaktı. Bir süre, onun pek olası olmayan
koruyucusu olabilirdim.
Bu düşünce beni heyecanlandırdı; bu rolü mümkün olduğunca uzun
doldurmak için karşı konulmaz bir gitme isteği duydum.
Emmett yüz ifademdeki değişikliği fark etti. Ne düşünüyorsun?
“Şu anda.” diye itiraf ettim mahcup bir şekilde. “Forks’a dönüp onu kontrol
etmek için ölüyorum. Pazar gecesini edebilir miyim bilmiyorum.”
“I-ıh! Eve erken gitmeyeceksin. Rosalie’nin biraz sakinleşmesine izin ver.
Lütfen! Benim için.”
“Kalmaya çalışırım.” dedim şüpheyle.
Emmett cebimdeki telefona hafifçe vurdu. “Alice eğer panik atağın için bir
sebep olursa seni arar. Bu kız hakkında en az senin kadar garip.”
Yüzümü buruşturdum. “İyi; ama pazarı geçirmeyeceğim.”
“Geri dönmek için acele etmenin bir manası yok – zaten güneşli olacak. Alice
Çarşambaya kadar okula gidemeyeceğimizi söyledi.”
Sertçe kafamı iki yana salladım.
“Peter ve Charlotte düzgün davranmasını bilirler.”
“Umrumda değil Emmett. Bella’nın şansıyla, ormana yürümeye tam yanlış
zamanda gider ve–” İrkildim. “Peter kendini kontrol edişiyle bilinmiyor. Pazar günü
geri dönüyorum.”
Emmett iç çekti. Tamamen deli biri gibi.

Pazartesi sabahı pencereden yatak odasına tırmandığımda Bella huzurla
uyuyordu. Bu sefer yağ getirmeyi hatırlamıştım ve pencere yolumdan sessizce
çekilmişti.
Saçının yastıkta düz şekilde uzanışından burada olduğum son geceden daha
rahat bir gece geçirdiğini söyleyebilirdim. Elleri küçük bir çocuk gibi yanağının
altındaydı ve ağzı hafifçe açılmıştı. Dudaklarının arasından soluğunun yavaş giriş
çıkışını duyabiliyorum.
Burada olmak, onu tekrar görebilmek inanılmaz bir ferahlıktı. Durum bu
olmadığı zaman gerçekten huzurlu olamadığımı fark ettim. Ondan uzaktayken
hiçbir şey doğru değildi.
Onunlayken her şey doğru da değildi gerçi. İç çektim ve susuzluk ateşinin
boğazımı tırmalamasına izin verdim. Uzun süre uzak kalmıştım. Acı ve ayartı
olmaksızın geçirilen zaman şimdi bunun etkisini çok daha kuvvetlendirmişti.
Kitaplarının adlarını okuyabilmek için yatağının yanında diz çökememem yeterince
kötüydü. Aklındaki hikayeleri bilmek istiyordum; ama susuzluğumdan çok eğer
kendime ona o kadar yaklaşmak için izin verirsem, daha da yaklaşmak
isteyeceğimden korkuyordum…
Dudakları çok yumuşak ve sıcak görünüyordu. Onlara parmağımın ucuyla
dokunduğumu hayal edebiliyordum, sadece hafifçe…
Bu kesinlikle kaçınmam gereken türden bir hataydı.
Gözlerim tekrar tekrar yüzünde dolaştı, değişiklikler için onu inceledi.
Ölümlüler her zaman değişiyordu – herhangi bir şey kaçırma fikri üzücüydü.
Yorgun göründüğünü düşündüm. Bu hafta sonu yeterince uyuyamamış gibi.
Biriyle dışarı mi çıkmıştı?
Alayla ve sessizce bunun beni ne kadar çok üzdüğüne güldüm. Ne olmuş
çıktıysa? Ona sahip değildim. O benim değildi.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 15, 2009 4:31 pm

Hayır, o benim değildi – ve ben yine üzgündüm.
Ellerinden biri büküldü ve avucunda yüzeysel, ancak iyileşmiş çizikler
olduğunu gördüm. İncinmiş miydi? Ciddi bir yara olmadığı açık olsa da, yine de
beni rahatsız etti. Yerini tarttım ve mutlaka düşmüş olduğuna karar verdim.
Düşünüldüğünde, bu mantıklı bir açıklamaydı.
Bütün bu küçük gizemleri sonsuza kadar çözmeye çalışmak zorunda
olmadığımı düşünmek rahatlatıcıydı. Artık arkadaştık – ya da en azından, olmaya
çalışıyorduk. Ona hafta sonunu sorabilirdim – kumsalı ve bu kadar yorgun
görünmesine neden olsan gece aktivitesinin ne olduğunu. Ellerine ne olduğunu
sorabilirdim ve onlarla ilgili teorimi doğruladığında gülebilirdim.
Okyanusa düşüp düşmediğini merak ederken hafifçe gülümsedim. Orada hoş
vakit geçirip geçirmediğini merak ettim. Beni hiç düşünüp düşünmediğini merak
ettim. Onu özlediğimin çok az bir kısmı bile beni özleyip özlemediğini…
Onu kumsalda, güneşte resmetmeye çalıştım. Resim tam değildi ama, çünkü
hiçbir zaman First Plajı’nda bulunmamıştım. Nasıl göründüğünü sadece
fotoğraflardan biliyordum…
Evimden sadece birkaç dakikalık koşu mesafesinde bulunan güzel kumsala
hiç gitmemiş olma sebebimi düşününce endişe hissettim. Bella günü La Push’ta
geçirmişti – antlaşma tarafından gitmemin yasaklanmış olduğu yerde. Birkaç yaşlı
adamın hala Cullen’larla ilgili hikayeleri hatırladığı yerde, hatırladıkları ve
inandıkları yerde. Sırrımızın bilindiği bir yerde…
Kafamı salladım. Bu konuda endişelenecek bir şey yoktu. Quileute’ler de
antlaşma tarafından bağlanmışlardı. Bella o yaşlanan bilgelere rastlasa bile, hiçbir
şeyi açığa çıkartamazlardı. Ve konu niye açılmış olsundu ki? Bella niye merakını
orada seslendirmeye karar versindi? Hayır – muhtemelen Quileute’ler
kaygılanmamam gereken tek şeydi.
Güneş doğmaya başlayınca sinirlendim. Bana merakımı önümüzdeki
günlerde tatmin edemeyeceğimi hatırlattı. Niye şimdi parlamayı seçmişti?
İç çekerek, etraf birinin beni burada görmesine yetecek kadar aydınlanmadan
önce pencereden çıktım. Okula gidişini görmek için evinin yanındaki sık ormanda
kalacaktım; ama ağaçların arasına girdiğimde kokusunu oradaki patikada alınca
şaşırmıştım.
Karanlıkta hızla, merakla ve derine gittikçe endişelenerek takip ettim. Bella
burada ne yapıyordu?
Patika özel olmayan bir yerde aniden bitti. Eğrelti otlarının arasına doğru
sadece birkaç adım daha ileri gitmişti, düşmüş bir ağacın gövdesine dokunmuştu,
belki de oraya oturmuştu…
Oturduğu yere oturdum ve etrafa baktım. Görebileceği tek şey eğrelti otları ve
ağaçlardı. Muhtemelen yağmur yağıyordu – koku yıkanmıştı, ağaca işlememişti.
Bella niye gelip tek başına oturmuştu – yalnızdı, bundan şüphem yoktu – bu
ıslak, karanlık ormanda?
Hiçbir anlam çıkaramıyordum ve diğer merak noktalarının tersine, bundan
normal bir diyalogda bahsedemezdim.
Ee, Bella, uyuyuşunu izlediğim odandan ayrıldıktan sonra ormanda kokunu takip
ediyordum da…
Burada ne düşündüğünü ve ne yaptığını hiçbir zaman öğrenemeyecektim, bu
dişlerimin sinirle gıcırdamasına neden oldu. Daha da kötüsü, bu Emmett için hayal
ettiğim senaryoya çok benziyordu – Bella kokusunun takip etmek için duyuları olan
herkesi çekeceği, ağaçların arasında yalnız dolaşıyor…
İnledim. Sadece kötü şansı yoktu, o kendi de çağırıyordu.
Pekala, şu an için bir koruyucusu vardı. Onu kollayacaktım, zarar görmesini
engelleyecektim, bu durumu haklı çıkarabildiğim sürece.
Aniden kendimi Peter ve Charlotte’un uzun bir ziyaret yapmasını dilerken
buldum.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
paradise
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 1193
Kayıt tarihi : 12/02/09
Yaş : 23
Nerden : Sitede bulunmadığım süre içeriisinde bana ulaşamanız için tel :0506 891 04 58

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Ptsi Haz. 15, 2009 4:54 pm

süpersinnn

_________________


Yakışıklılık Listem : (Eylül güzel fikir)
1-Robert Pattinson
2-Tolgahan Sayışman
3- Orlando Bloom
4-Chad Michael Murray
5-Hayden Cristensen
6-Koray Erkök
7-Johnny Depp
8-Taylor Lautner
9-Alexander Rybak
10-Steven strait
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://thecullens.yetkinforum.com , 7a-fansite.forummum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Perş. Haz. 18, 2009 10:39 pm

teşekkürler canım =)

8. Hayalet

Jasper’ın ziyaretçilerini, Forks’ta oldukları iki güneşli gün boyunca pek görmedim.
Eve sadece Esme endişelenmesin diye uğradım. Bunun dışında, varlığım bir
vampirinkinden çok bir hayaletinkine benziyordu. Aşkımın ve saplantımın öznesini
takip edebileceğim, güneş ışığında yanında yürüyebilen şanslı insanların zihninde
onu görebileceğim ve duyabileceğim yerde, gölgelerin içinde, görünmez halde
dolanıyordum. Bazen yanlışlıkla elleri onun elinin arkasına değiyordu. Böyle bir
temasa hiç tepki vermiyordu; elleri onunki kadar sıcaktı.
Okula mecburen gitmemek hiçbir zaman böyle bir çile olmamıştı; ama güneş
onu mutlu etmiş görünüyordu, o yüzden çok fazla öfkelenemedim. Onu memnun
eden her şey benim için iyiydi.
Pazartesi sabahı, kendime güvenimi yok edip ondan uzakta geçirdiğim
zamanı işkenceye çevirebilecek bir konuşma dinledim; ama bittiğinde beni çok
sevindirmişti.
Mike Newton’a biraz saygı duymalıydım; tamamen vazgeçip yaralarını
sarmak için uzaklaşmamıştı. Düşündüğümden daha çok cesarete sahipti. Tekrar
deneyecekti.
Bella okula oldukça erken gitti ve belli ki parladığı sürece güneşin tadını
çıkarmaya kararlı olarak, zilin çalmasını beklerken nadiren kullanılan piknik
banklarından birine oturdu. Güneş saçına beklenmedik şekillerde etki yapmış,
tahmin etmediğim, kırmızı bir ışıltı vermişti.
Mike onu orada tekrar karalama yaparken buldu ve şansı üzerine
heyecanlandı.
Parlak güneş ışığı nedeniyle ormanın gölgelerine bağlı ve güçsüz halde sadece
izleyebilmek acı vericiydi.
Bella, Mike’ı, onun mutlu olmasına bende de tam tersi etki yapmasına yetecek
bir hevesle selamladı.
Bak, benden hoşlanıyor. Eğer hoşlanmasaydı böyle gülümsemezdi. Bahse girerim ki
benimle dansa gitmek istiyordu. Acaba Seattle’da bu kadar önemli ne var…
Saçındaki değişikliği gördü. “Daha önce hiç fark etmemiştim – saçının içinde
kırmızı tonları var.”
Bir tutamı parmaklarının arasına aldığında yanlışlıkla elimi koymuş olduğum
genç bir ladini söktüm.
“Sadece güneşte.” dedi ve beni çok fazla tatmin ederek, tutamı kulağının
arkasına attığında ondan hafifçe çekindi.
Mike’ın cesaretini toplaması bir süre aldı, zamanı önemsiz bir konuşmayla
geçirdi.
Bella ona hepimizin çarşamba gününe teslim etmemiz gereken kompozisyonu
hatırlattı. Yüzündeki hafif kendini beğenmiş ifadeden anlaşılıyordu ki onunki çoktan
bitmişti. Mike tamamen unutmuştu ve bu boş zamanını kısıtlıyordu.
Kahretsin – aptal kompozisyon.
Sonunda konuya geldi – dişlerim birbirine o kadar sert kenetlenmişti ki,
graniti un ufak edebilirdi – ve o zaman bile, soruyu doğru soramadı.
“Benimle dışarı çıkmayı isteyip istemediğini soracaktım.”
“Ya,”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ya? Bu da ne demek? Evet mi diyecek? Bekle – sanırım gerçekten sormadım.
Zorlukla yutkundu.
“Diyordum ki, yemeğe falan gidebiliriz… ve ben ödev üzerinde sonra
çalışabilirim.”
Aptal – bu da bir soru değildi.
“Mike…”
Kıskançlığımın acısı ve öfkesi aynı geçen hafta olduğu kadar güçlüydü.
Kendimi orada tutmaya çalışırken başka bir ağacı daha devirdim. İnsan gözlerinin
göremeyeceği hızla kampüse koşup onu kaçırmayı – şu anda öldürüp bundan keyif
alabileceğim o oğlandan onu çalmayı çok istedim.
Ona evet der miydi?
“Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum.”
Tekrar nefes aldım. Katılaşmış vücudum rahatladı.
Seattle sadece bir bahaneydi demek ki. Hiç sormamalıydım. Ne düşünüyordum ki?
Bahse girerim o ucubedir, Cullen…
“Niye?” diye sordu asık bir suratla.
“Bence…” Tereddüt etti. “Ve eğer şu anda söylediğimi tekrar edersen seni
memnuniyetle döverek öldürürüm–”
Dudaklarından dökülen ölüm tehdidinin kulağa geliş şekline yüksek sesle
güldüm. Bir karga feryat etti, ürktü ve benden kaçtı.
“Ama bence bu Jessica’nın duygularını incitir.”
“Jessica?” Ne? Ama… Ah. Tamam. Sanırım… Yani… Ha.
Düşünceleri artık tutarlı değildi.
“Gerçekten Mike, kör müsün?”
Duygularını paylaşıyordum. Herkesten kendisi kadar zeki olmalarını
beklememeliydi; ama bu gerçek çok açıktı. Mike, Bella’ya çıkma teklif etmek için
kendini o kadar zorladıktan sonra, Jessica için böyle zor olmadığını mı düşünmüştü?
Onu diğerlerine kör eden mutlaka bencilliği olmalıydı. Bella o kadar özveriliydi ki,
her şeyi görüyordu.
Jessica. Hah. Vay. Hah. “Ya,” diyebildi.
Mike ondan sonra güvenilmez bir görüş noktası haline geldi. Jessica’yı
kafasında tekrar tekrar döndürdükten sonra, onun tarafından çekici bulunmaktan
hoşlandığını anladı. İkinci sıradaydı, Bella’nın böyle hissetmesi kadar iyi değildi.
Tatlı ama, sanırım. Güzel vücut. Eldeki bir kuş…
Sonra Bella’yla olanlar kadar iğrenç fantezilerine dalmıştı; ama şimdi
öfkelendirmek yerine sadece sinir bozuyorlardı. İki kızı da ne kadar az hak ediyordu;
gözünde neredeyse değiş tokuş edilebilirlerdi. Bunun üzerine zihninden uzak
durdum.
Bella gittiğinde devasa bir ağacın serin gövdesine kıvrıldım ve zihinden zihne
geçerek onu her zaman görüşümde tuttum. Angela Weber’ın gözleri uygun
olduğunda her zaman memnundum. Keşke Weber kızına tamamen iyi biri olduğu
için teşekkür etmenin bir yolu olsaydı. Bella’nın ona layık bir arkadaşa sahip olması
daha iyi hissetmemi sağlıyordu.
Yüzünü görebildiğim her açıdan izledim ve tekrar üzgün olduğunu fark
ettim. Bu beni şaşırttı – güneşin onun gülümsemeye devam etmesi için yeterli
olacağını düşünmüştüm. Öğle yemeğinde, sık sık boş Cullen masasına baktığını
gördüm ve heyecanlandım. Bana umut verdi. Belki o da beni özlemişti.
Diğer kızlarla çıkmak için planları vardı – otomatik olarak ben de kendi
gözetim planlarımı yaptım – ama Mike, Jessica’yı Bella için planladığı randevuya
davet edince bu tasarılar ertelendi.
O yüzden direkt olarak evine gittim ve yolda, kimsenin çok yaklaşmadığından
emin olmak için, orman içinde ufak bir tarama yaptım. Jasper’ın eski kardeşini
kasabadan kaçınması için uyardığını biliyordum – hem açıklama hem de uyarı
olarak deliliğimden bahsetiğini – ama risk almayacaktım. Peter ve Charlotte’un
ailemle düşmanlık yaratma niyetleri yoktu; fakat bunlar değişebilir şeylerdi…
Pekala, abartıyordum, bunu biliyordum.
Benim izlediğimi biliyormuş gibi, onu göremediğimde çektiğim işkenceye
acımış gibi, Bella içeride uzun bir saat kaldıktan sonra arka bahçeye çıktı. Elinde bir
kitap, kolunun altında bir örtü vardı.
Sessizce açıklığa yüksekten bakan en yakın ağacın yüksek dallarına
tırmandım.
Örtüyü ıslak çimlerin üzerine yaydı, karnının üzerine yatıp, bir yeri bulmaya
çalışıyor gibi yıpranmış kitabın sayfalarını çevirmeye başladı. Omzunun üzerinden
okudum.
Ah – daha fazla klasik. Bir Austen hayranıydı.
Ayak bileklerini birbiri üzerine atarak, hızlıca okudu. Vücudu aniden dikelip
eli sayfada donduğunda, güneş ışığının ve rüzgarın saçında oynayışını izliyordum.
Gördüğüm tek şey, kalın bir sayfa kesitini sertçe alıp çevirdiğinde üçüncü bölümde
olduğuydu.
Bir başlık sayfasının görüntüsünü yakaladım, Mansfield Park. Yeni bir
hikayeye başlıyordu – kitap derleme bir eserdi. Niye bu kadar ani hikaye
değiştirdiğini merak ettim.
Kısa bir süre sonra sinirle kitabı kapattı. Yüzünde sert bir ifadeyle, kitabı itti
ve döndü. Kendini sakinleştirmeye çalışıyormuşçasına derin bir nefes aldı, bluzunun
kollarını kıvırdı ve gözlerini kapattı. Romanı hatırlıyordum; ama onu
sinirlendirebilecek bir şey düşünemiyordum. Başka bir gizem. İç çektim.
Hareketsizce yattı, sadece bir kere saçını yüzünden çekmek için hareket etti.
Kestane rengi bir nehir halinde başının üzerinde havalandı. Sonra tekrar
hareketsizleşti.
Nefes alıp verişi yavaşladı. Birkaç uzun dakika sonra dudakları titremeye
başladı. Uykusunda mırıldanıyordu.
Karşı çıkılması imkansız. Mümkün olduğunca uzağı dinledim, yakınlardaki
evlerin içindeki sesleri yakaladım.
İki kaşık un… bir bardak süt…
Hadi ama! Þunu potaya geçir! Ah, hadi ama!
Kırmızı ya da mavi… ya da belki daha sıradan bir şey giymeliyim…
Yakınlarda kimse yoktu. Yere zıpladım ve sessizce parmak uçlarımın üzerine
indim.
Bu çok yanlış, çok riskliydi. Eskiden ne kadar da küçümser tavırlarla Emmett’i
düşüncesiz davranışları, Jasper’ı da disiplinsizliği nedeniyle yargılardım – ve şimdi
bilinçli olarak bütün kuralları, vahşi bir coşkuyla yok sayıyordum. Bir zamanlar,
sorumluluk sahibi olan bendim.
İç çektim; ama aldırışsızca gün ışığının içine ilerledim.
Kendime güneşin parlaklığında bakmaktan kaçınıyordum. Gölgede tenimin
kaya gibi ve buz soğukluğunda olması yeterince kötüydü; Bella ile kendime güneş
ışığında yan yana bakmak istemiyordum. Aramızdaki farklılık zaten başa
çıkılamazdı, kafamda bu görüntü de olmadan yeterince acı vericiydi.
Ama yaklaştığımda tenine yansıyan gökkuşağı ışıltılarını görmezden
gelemezdim. Bu görüntü üzerine çenem kenetlendi. Daha fazla ucube olabilir
miydim? Eğer şimdi gözlerini açarsa düşeceği dehşeti hayal ettim…
Geri çekilmeye başladım; ama tekrar mırıldanıp beni orada tuttu.
“Mmm… Mmm.”
Anlaşılır bir şey değil. Pekala, biraz bekleyecektim.
Kolumu uzatıp çok yaklaştığımda her ihtimale karşı nefesimi tutarak dikkatle
kitabını çaldım. Birkaç yarda uzaktayken tekrar nefes almaya başladım ve güneş ışığı
ile açık havanın kokusunu etkileyişini tattım. Isı kokuyu tatlandırmış gibi
görünüyordu. Boğazım arzuyla alevler içinde kaldı, ateş yine taze ve şiddetliydi,
çünkü ondan uzun süre uzak kalmıştım.
Bir an onu kontrol ettim ve sonra – kendimi burnumdan nefes almaya
zorlayarak – kitabını açtım. İlk kitapla başlamıştı… Hızla, Austen’ın aşırı derecede
kibar yazımında sinirlendirme potansiyeline sahip bir şey arayarak Aşk ve Yaşam’ın
üçüncü bölümünde sayfaları çevirdim.
Gözlerim istemsizce adımda durakladığında – Edward Ferrars karakterinin ilk
tanıtıldığı yer – Bella tekrar konuştu.
“Mmm. Edward.” İç çekti.
Bu sefer uyandığından korkmadım. Sesi sadece alçak, özlem dolu bir
mırıltıydı, eğer beni şimdi görmüş olsaydı çıkacak korku çığlığı değil.
Mutluluk, kendime olan nefretimle savaştı. En azından hala beni düşlüyordu.
“Edmund. Ahh. Çok… yakın…”
Edmund?
Ha! Rüyasında beni görmüyordu, diye anladım içim kararak. Kendime olan
nefretim kuvvet kazandı. Hayali karakterleri düşlüyordu. Çok kendini beğenmiş
biriydim.
Kitabını yerine koydum ve tekrar gölgelerin örtüsü altına girdim – ait
olduğum yere.
Güneş yavaş yavaş batmaya başlarken ve gölgeler ona doğru sürünürken yine
çaresiz hissederek onu izledim. Onları geri itmek istedim; ama karanlık kaçınılmazdı;
gölgeler onu aldı. Işık gittiğinde yeni çok soluk görünüyordu – hayalet gibi. Saçı
tekrar koyu, yüzüne karşı neredeyse siyahtı.
İzlemek ürkütücüydü – Alice’in görüşlerinin gerçekleştiğine tanık olmak
gibiydi. Bella’nın düzenli, güçlü kalp atışları tek güvenceydi, bir kabustaymış gibi
hissetmememi sağlayan tek sesti.
Babası eve geldiğinde rahatladım.
Eve doğru gelirken ondan çok az duyabildim. Anlaşılmaz bir rahatsızlık…
geçmişte, işteki gününden bir şey. Açlıkla karışık beklenti – akşam yemeği için
sabırsızlandığını tahmin ettim; ama düşünceleri o kadar sessiz ve gizliydi ki, doğru
olduğundan emin olamadım; sadece özünü algılayabiliyordum.
Annesinin zihninin nasıl olduğunu merak ettim – hangi genetik birleşimin
onu böyle eşsiz halde getirdiğini.
Bella sıçrayarak uyandı, babasının arabasının tekerlekleri tuğla yola
girdiğinde oturarak. Etrafına bakındı, beklenmedik karanlıktan kafası karışmış gibi
görünüyordu. Kısa bir an, gözleri saklandığım gölgelere dokundu; ama çabucak
uzağa baktı.
“Charlie?” diye sordu alçak bir sesle, hala küçük bahçeyi çevreleyen ağaçlara
bakarak.
Babasının araba kapısı kapandı ve o sese doğru baktı. Çabucak ayağa kalktı ve
ağaçlara bir bakış daha atarak eşyalarını toparladı.
Küçük mutfağın yanındaki arka cama yakın bir ağaca geçtim ve akşamlarını
dinledim. Charlie’nin örtülü düşüncelerini sözleriyle karşılaştırmak ilginçti. Kızına
olan sevgisi ve ilgisi çok kuvvetliydi; ama sözleri her zaman kısa ve sıradandı.
Çoğunlukla samimi bir sessizlik içinde oturdular.
Bella’nın ertesi akşam Port Angeles’taki planlarını konuştuğunu duydum ve
dinlerken kendi tasarılarımı oluşturdum. Jasper Peter ve Charlotte’u Port
Angeles’tan uzak kalmaları için uyarmamıştı. Yakın zamanda beslendiklerini ve
evimizin yakınında avlanmaya niyetleri olmadığını bilsem de, onu izleyecektim, ne
olur ne olmaz. Sonuçta, dışarıda her zaman benim türüm vardı, ayrıca şimdiden
önce hiç düşünmediğim bütün o insan tehlikeleri de mevcuttu.

Babasını yemeği kendi başına hazırlamak zorunda bırakacağı için endişelerini
dile getirdiğini duydum ve teorimin kanıtı üzerine gülümsedim – evet, bakıcı oydu.
Sonra ayrıldım, uyuduğunda geri döneceğimi bilerek.
Mahremiyetine bir röntgencinin yapacağı gibi izinsizce dalmayacaktım. Onun
korunması için buradaydım, Mike Newton’ın eğer ağaç tepelerine benim gibi
tırmanma becerisi olsaydı hiç şüphesiz yapacağı gibi onu kötü niyetle
izlemeyecektim. Ona böyle kaba davranmayacaktım.
Döndüğümde ev boştu, ki bu benim için iyiydi. Akıl sağlığımı sorgulayan
küçümser ya da karışık düşünceleri özlememiştim. Emmett merdiven direğine bir
not sıkıştırmıştı.
"Rainier alanında futbol – hadi gel! Lütfen?"
Bir kalem buldum ve ricasının altında üzgünüm kelimesini karaladım.
Takımlar her halükarda ben olmadan eşitti.
En kısa avlanma gezilerinden birine gittim, kendimi avcılar kadar güzel tada
sahip olmayan daha küçük yaratıklarla besledim ve tekrar Forks’a koşmadan önce
kıyafetlerimi değiştirdim.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Perş. Haz. 18, 2009 10:40 pm

Bella bu gece de iyi uyuyamadı. Örtülerinin içinde döndü, yüzü bazen
endişeli, bazen üzgündü. Hangi kabusun onu rahat bırakmadığını merak ettim… ve
sonra muhtemelen gerçekten öğrenmek istemediğimi fark ettim.
Konuştuğunda, çoğunlukla mutsuz bir sesle Forks ile ilgili aşağılayıcı şeyler
mırılandı. Sadece bir kere, “Geri gel.” kelimelerini söyleyerek iç çektiğinde ve eli
açıldığında – sözsüz bir rica – beni düşlüyor olabileceğini umma şansım oldu.
Okulun sonraki günü, güneşin beni hapsettiği son gün, bir önceki gün gibiydi.
Bella dünkünden de hüzünlü görünüyordu ve planlarından vazgeçip geçmeyeceğini
merak ettim – iyi bir ruh halinde görünmüyordu.
Ama söz konusu Bella olunca, muhtemelen arkadaşlarının eğlencesini
kendisininkinin önüne koyardı.
Bugün koyu mavi bir bluz giymişti ve renk, tenini kusursuz bir güzellikte
gösteriyor, taze krema gibi görünmesini sağlıyordu.
Okul bitti ve Jessica kızları almayı kabul etti – Angela da geliyordu, ki
duruma minnettardım.
Arabamı almak için eve gittim. Peter ve Charlotte’u orada bulduğumda
kızlara önden başlamaları için bir saat verebileceğime karar verdim. Onları hız
sınırında asla takip edemezdim – korkunç bir düşünce.
Mutfaktan girdim, Emmett ile Esme’nin selamlarına başımı eğip karşılık

vererek ön odadaki herkesi geçtim ve direkt olarak piyanoya gittim.
Öf, geri geldi. Rosalie, tabii ki.
Ah, Edward. Onun böyle acı çektiğini görmekten nefret ediyorum. Esme’nin
mutluluğu endişeyle bozulmuştu. Endişelenmeliydi. Benim için öngördüğü bu aşk
hikayesi her an daha çok bir trajediye doğru sürükleniyordu.
Bu gece Port Angeles’ta iyi eğlenceler, diye düşündü Alice neşeyle. Bella’yla
konuşma iznim olduğunda bana haber ver.
Acınacak durumdasın. Dün geceki oyunu birinin uyuyuşunu seyretmek için
kaçırdığına inanamıyorum, diye homurdandı Emmett.
Jasper bana hiç dikkat etmedi, çaldığım şarkı niyetlendiğimden daha şiddetli
çıktığında bile. Tanıdık bir konuya sahip – sabırsızlık – eski bir şarkıydı. Şimdi beni
merakla süzen arkadaşlarına veda ediyordu.
Ne kadar garip bir yaratık, diye düşündü Alice boyutlarında, beyazımsı sarışın
saçlı Charlotte. Halbuki son karşılaştığımızda çok normal ve hoştu.
Peter’ın düşünceleri, genelde olduğu gibi, yaklaşık olarak onunkilerle aynıydı.
Sorun mutlaka hayvanlar olmalı. İnsan kanı eksikliği onları sonunda delirtiyor, diye
düşünüyordu. Saçı nerdeyse Charlotte’unki açık renkte ve neredeyse onunki kadar
uzundu. Birbirlerine çok benziyorlardı – boyut dışında, Peter neredeyse Jasper kadar
uzundu – hem görünüş hem de düşünce açısından. İyi eşleşmiş bir çift, diye
düşünürdüm her zaman.
Esme dışında herkes bir süre sonra benim hakkımda düşünmeyi bıraktı ve
dikkat çekmemek için daha hafif tonlarda çaldım.
Onlara uzun bir süre dikkat etmedim, sadece müziğin huzursuzluğumu
dağıtmasına izin verdim. Kızın görüşümden ve zihnimden uzak olması zordu.
Onlara sadece vedalar bir finale geldiğinde dikkatimi verdim.
“Eğer Maria’yı tekrar görürseniz,” diyordu Jasper biraz tereddütle “iyi
dileklerimi iletin.”
Maria hem Jasper’ı hem de Peter’ı yaratan vampirdi – Jasper’ı 19. yüzyılın
ikinci yarısında, Peter’ı daha sonra, 1940’larda. Calgary’deyken bir kere Jasper için
gelmişti. Olaylı bir ziyaret olmuştu – anında taşınmak zorunda kalmıştık. Jasper
ondan nazikçe gelecekte mesafeyi korumasını rica etmişti.
“Bunun yakın zamanda olacağını sanmıyorum.” dedi Peter gülerek – Maria
inkar edilemez şekilde tehlikeliydi ve Peter ile aralarında pek sevgi yoktu. Peter,
sonuçta, Jasper’ın ayrılmasını sağlamıştı. Jasper her zaman Maria’nın gözdesi
olmuştu; onu öldürmeyi planladığında az düşünmüştü. “Ama eğer karşılaşırsak,
kesinlikle iletirim.”
Ayrılmaya hazırlanarak el sıkışıyorlardı. Çaldığım şarkıyı tatmin edici
olmayan bir sonla bitirdim ve aceleyle ayağa kalktım.
“Charlotte, Peter,” dedim başımı eğerek.


“Seni tekrar görmek güzeldi Edward.” dedi Charlotte şüpheyle. Peter ise
karşılık olarak sadece başını eğdi.
Deli, dedi Emmett arkamdan.
Geri zekalı, diye düşündü Rosalie aynı anda.
Zavallı çocuk. Esme.
Ve Alice azarlayıcı bir tonla. Direkt olarak doğuya, Seattle’a gidiyorlar. Port
Angeles’a yaklaşmayacaklar.
Duymamışım gibi davrandım. Bahanelerim zaten yeterince hafifti.
Arabama girdiğimde, daha rahat hissettim; Rosalie’nin benim için – geçen
sene, daha iyi bir ruh halindeyken – güçlendirdiği motorun sağlam mırlaması
yatıştırıcıydı. Hareket halinde olmak bir ferahlıktı, tekerleklerimin altında kayan her
mille Bella’ya yaklaştığımı bilmek…

9. Port Angeles

Port Angeles’a vardığımda, hava şehirde araba sürmem için çok aydınlıktı; güneş
hala tepedeydi ve pencerelerim karanlık olmasına rağmen, gereksiz riskler almanın
bir manası yoktu. Daha fazla gereksiz risk, demeliydim daha doğrusu.
Jessica’nın düşüncelerini uzaktan bulabileceğime emindim – onun düşünceleri
Angela’nınkilerden daha yüksek sesliydi; ama birincisini bulduğumda, ikincisini de
duyabilirdim. Sonra, gölgeler uzadığında yaklaşabilirdim. Şimdilik çok ender
kullanılıyor gözüken, şehrin hemen dışında bir yola çektim.
Arayacağım genel yönü biliyordum – Port Angeles’ta elbise alışverişi için tek
bir yer vardı. Jessica’yı üç yönlü bir aynın önünde dönerken bulmam uzun sürmedi,
Bella’yı arkadaşının giydiği siyah elbiseyi incelerken çevresel görüşünde
görebiliyordum.
Bella hala sinirli görünüyor. Ha ha. Angela haklıymış – Tyler kendi kendine gelin
güvey oluyormuş. Bu kadar öfkeli olmasına inanamıyorum ama. En azından balo için yedek
biri olduğunu biliyor. Ya Mike dansta eğlenmezse ve bana tekrar çıkma teklif etmezse? Ya
baloya beraber gitmeyi Bella’ya teklif ederse? Eğer ben hiçbir şey söylemeseydim Mike’a dans
teklifi eder miydi? Mike onun benden güzel olduğunu düşünüyor mu? O, kendinin benden
daha güzel olduğunu düşünüyor mu?
“Bence mavi olan daha iyi. Gözlerinin rengini ortaya çıkarıyor.”
Jessica Bella’ya sahte bir sıcaklıkla gülümserken, bir yandan da onu şüpheyle
inceliyordu.
Gerçekten böyle mi düşünüyor? Yoksa cumartesi günü bir inek gibi görünmemi mi
istiyor?
Jessica’yı dinlemekten bıkmıştım. Angela için yakınları taradım – ah; ama
kıyafet değiştiriyordu ve ona mahremiyet vermek için çabucak zihninden çıktım.
Pekala, Bella’nın mağazada girebileceği çok fazla bela yoktu. Alışveriş
yapmalarına izin verip bitirdiklerinde onları yakalayacaktım. Karanlık basması çok
uzun sürmeyecekti – bulutlar batıdan doğru geri dönüyordu. Sık ağaçların arasından
sadece gözüme ilişip kayboluyorlardı; ama gün batımına nasıl acele ettiklerini
görebiliyordum. Onları memnuniyetle karşıladım, gölgeleri için daha önce hiç
olmadığı kadar istekliydim. Yarın okulda tekrar Bella’nın yanına oturabilirdim, öğle
yemeğinde dikkatini tekelime alabilirdim. Biriktirdiğim bütün soruları
sorabilirdim…
Yani, Tyler’ın küstahlığına sinirliydi. Bunu zihninde görmüştüm – balo
hakkında söylediklerinde tamamen ciddi olduğunu, risk almadığını. O öğleden
sonraki ifadesini kafamda canlandırdım – öfkeli inanamamazlık – ve güldüm. Ona
bu konuda ne diyeceğini merak ettim. Tepkisini kaçırmak istemezdim.
Gölgelerin uzamasını beklerken zaman çok yavaş geçti. Jessica’yı belirli
aralıklarla kontrol ettim; iç sesi bulunması en kolay olanıydı; ama orda uzun süre
kalmaktan hoşlanmıyordum. Yemek yemeyi planladıkları yeri gördüm. Akşam
yemeği vaktine kadar karanlık olacaktı… Belki ben de tesadüfen aynı restoranı
seçerdim. Alice’i yemeğe davet etmeyi düşünerek cebimdeki telefona dokundum.
Buna bayılırdı; ama Bella’yla konuşmak da isterdi. Bella’nın benim dünyama daha
fazla girmesine hazır olduğumdan emin değildim. Bir vampir belası yeterli değil
miydi?
Tekrar Jessica’yı kontrol ettim. Takısını düşünüyor, Angela’ya akıl
danışıyordu.
“Belki de kolyeyi geri vermeliyim. Evde muhtemelen işe yarayacak bir tane var ve
harcamam gerekenden fazla harcadım…” Annem delirecek. Ne düşünüyordum?
“Geri dönmenin benim için bir sakıncası yok; ama Bella bizi arar mı sence?”
Bu da neydi? Bella onlarla değil miydi? Önce Jessica’nın gözlerinden, sonra
Angela’nınkilerden etrafa baktım. Mağazalarla dolu bir kaldırımdaydılar, diğer yola
dönüyorlardı. Bella hiçbir yerde yoktu.
Ah, Bella kimin umurunda? diye düşündü Jess sabırsızlıkla, Angela’nın
sorusunu yanıtlamadan önce. “Bir şey olmaz. Geri dönsek bile restorana zamanında
yetişebiliriz. Zaten, yalnız kalmak istiyor sanırım.” Jessica’nın zihninde Bella’nın gittiğini
düşündüğü kitapçının kısa bir görüntüsünü yakaladım.
“Acele edelim o zaman.” dedi Angela. Umarım Bella onu ektiğimizi düşünmez.
Arabada bana çok iyi davranmıştı… Gerçekten tatlı biri; ama bugün keyifsiz görünüyordu.
Acaba Edward Cullen yüzünden mi? Bahse girerim ki ailesiyle ilgili soru sormasının sebebi
budur…
Daha çok dikkat etmeliydim. Neler kaçırmıştım? Bella kendi başına
dolaşıyordu ve daha önce de beni mi sormuştu? Angela şimdi Jessica’ya dikkat
ediyordu – Jessica o geri zekalı Mike hakkında konuşuyordu – ve ondan daha fazla
bir şey alamadım.
Gölgelere baktım. Güneş yeterince kısa sürede bulutların arkasına girecekti.
Eğer yolun, binaların solan güneş ışığını engelledikleri batı tarafında kalırsam…
Şehrin merkezine giden seyrek trafikte ilerlerken huzursuz hissetmeye
başladım. Bu daha önce düşündüğüm bir şey değildi – Bella’nın onlardan ayrılması –
ve onu nasıl bulacağıma dair hiçbir fikrim yoktu. Bunu düşünmeliydim.
Port Angeles’ı iyi biliyordum; arayışımın kısa süreceğini umarak direkt olarak
Jessica’nın kafasında gördüğüm kitapçıya gittim; ama kolay olacağından
şüpheliydim. Bella işleri ne zaman kolaylaştırmıştı ki?
Tabii ki, küçük kitapçı dükkanı tezgahın arkasındaki bir kadın dışında
bomboştu. Bella’nın ilgileneceği bir yere benzemiyordu – gerçekçi bir insan için çok
yeni nesildi. İçeri girmeye zahmet edip etmediğini merak ettim.
Park edebileceğim bir gölge vardı… Dükkana karanlık bir yol oluşturuyordu.
Gerçekten yapmamalıydım. Güneş ışığının parıldadığı saatlerde dışarıda dolaşmak
güvenli değildi. Ya geçen arabalardan biri güneş ışığını yanlış anda yansıtırsa?
Ama Bella’yı başka türlü nasıl arayacağımı bilmiyordum!


Park edip gölgenin en derin tarafından dışarı çıktım. Hızla dükkana girerken
havada Bella’nın kokusunun zayıf izini aldım. Buradaydı, kaldırımdaydı; ama

dükkanın içinde kokusundan eser yoktu.
“Hoşgeldiniz! Yardımcı olabilir mi–” diye başladı satıcı kadın; ama çoktan
kapıdan çıkmıştım.
Bella’nın kokusunu gölgenin izin verdiği kadar takip ettim ve güneş ışığının
kıyısında durdum.
Bu bana ne kadar güçsüz hissettiriyordu – önümde olan kaldırımdaki karanlık
ve aydınlık arasındaki çizgi tarafından engellenmek. Çok sınırlı.
Sadece devam edip güneye doğru gittiğini tahmin edebildim. O yönde pek bir
şey yoktu. Yolunu mu kaybetmişti? Eh, bu ihtimal karakterinden tamamen uzak
görünmüyordu.
Arabaya bindim ve onu arayarak yavaşça sokaklarda ilerledim. Birkaç ayrı
gölgede daha durdum; ama sadece kokusunu bir kere daha yakalayabildim ve yönü
kafamı karıştırdı. Nereye gitmeye çalışıyordu?
Kitapçı ve restoran arasında Bella’yı yolda görme umuduyla birkaç kere ileri
geri gittim. Jessica ve Angela çoktan oradaydı, sipariş mi vereceklerine yoksa Bella’yı
mı bekleyeceklerine karar vermeye çalışıyorlardı. Jessica hemen sipariş vermek için
bastırıyordu.
Yabancıların zihinlerini taramaya, onların gözlerinden bakmaya başladım.
Şüphesiz, biri mutlaka onu bir yerde görmüş olmalıydı.
Kayıp kaldıkça daha da çok endişelendim. Onu bulmanın ne kadar zor
olacağını daha önce hiç düşünmemiştim, şimdiki gibi, görüşümden ve normal
yollarından uzaktayken. Bundan hiç hoşlanmadım.
Bulutlar ufuktaydı ve birkaç dakika içinde onu yaya olarak takip etmek için
özgür olacaktım. Uzun süremeyecekti o zaman. Şu anda beni bu kadar çaresiz
bırakan tek şey güneşti. Sadece birkaç dakika, o zaman avantaj tekrar bende olacaktı
ve güçsüz olan insan dünyası olacaktı.
Başka bir zihin, ve başka bir tanesi daha. Çok fazla önemsiz düşünce.
… sanırım bebek başka bir kulak enfeksiyonu kaptı…
6-4-0 mıydı yoksa 6-0-4 mü…?
Yine geç kaldı. Ona söylemeliyim ki…
İşte geliyor! Aha!
İşte, sonunda, en azından yüzü vardı. Sonunda biri onu fark etmişti!
Rahatlık sadece saniyenin ufak bir parçası kadar sürdü ve sonra gölgeler
içinde onun yüzüne bakan adamın düşüncelerini tam olarak okudum.
Zihni tanıdık değildi; ama tamamen yabancı da değildi. Eskiden tam olarak
da böyle zihinleri avlamıştım.
“HAYIR!” diye kükredim ve hırlamalar boğazımdan çıktı. Ayağım gaz
pedalını zemine doğru itti; ama nereye gidiyordum?
Düşüncelerinin genel yönünü biliyordum; ama bu yeterince ayrıntılı değildi.
Bir şey, bir şey olmalıydı – bir sokak işareti, bir dükkan vitrini, görüşü içinde yerini
ele verecek bir şey – ama Bella gölgelerin içindeydi ve adamın gözleri sadece onun

korkmuş ifadesine odaklanmıştı – oradaki korkudan zevk alıyordu.
Yüz, kafasındaki diğer suratların anısıyla bulanıklaştı. Bella onun ilk kurbanı
değildi.
Hırlamalarımın sesi arabanın çerçevesini salladı; ama bu dikkatimi dağıtmadı.
Arkasındaki duvarda hiç pencere yoktu. Endüstriyel bir yerdi, alışveriş
yerlerinden uzakta bir yer. Arabam doğru olduğunu umduğum yöne giderken
köşeyi döndü, başka bir arabayı daha yoldan çıkardı. Diğer sürücü kornasını
çaldığında ses çoktan oldukça arkamdaydı.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Perş. Haz. 18, 2009 10:41 pm

Şunun titreyişine bak! Adam umutla kıkırdadı. Korku onu çeken şeydi – keyif
aldığı kısım.
“Benden uzak dur.” Sesi alçak ve sakindi, bir çığlık değildi.
“Böyle yapma tatlım.”
Başka yönden gelen zorba bir kahkaha üzerine ürkmesini izledi. Sesten
rahatsız olmuştu – Kes sesini Jeff! diye düşünmüştü – ama geri çekilmesinden
hoşlanmıştı. Bu onu heyecanlandırmıştı. Ricalarını, yalvarış şeklini hayal etmeye
başlamıştı…
Sesli kahkahayı duyana kadar başkaları olduğunu fark etmemiştim.
Kullanabileceğim bir şey bulabilmek için çaresiz, diğerlerini taradım. Adam ona
doğru ilk adımı atıyor, ellerini esnetiyordu.
Etrafındaki zihinler onunki kadar çöplük değildi. Hepsi hafiften sarhoştu,
hiçbiri Lonnie diye seslendikleri adamın bunda ne kadar ileri gitmeyi planladığının
farkında değildi. Lonnie’yi kör halde takip ediyorlardı. Onlara biraz eğlence vaat
etmişti…
Biri gerginlikle sokağa baktı – kızı taciz ederken yakalanmak istemiyordu – ve
bana ihtiyacım olan şeyi verdi. Baktığı sokağı tanıdım.
Kırmızı ışıkta fırladım, hareket halindeki trafikte iki araba arasındaki ancak
yeten genişliğe sahip boşluktan sıyrıldım. Arkamda kornalar çalındı.
Telefonum cebimde titredi. Duymazdan geldim.
Lonnie yavaşça kıza doğru ilerledi. Çığlık atmasını bekledi ve bunun tadını
çıkarmaya hazırlandı.
Ama Bella çenesini kenetledi ve kendini destekledi. Şaşırmıştı – kaçmayı
deneyeceğini düşünmüştü. Şaşarmış ve hafifçe hayal kırıklığına uğramıştı. Kurbanını
kovalamayı, avın adrenalinini severdi.
Bu cesur. Belki daha iyi, sanırım… daha çok savaş.
Bir blok ötedeydim. Canavar motorun kükremesini duyabilirdi; ama hiç
dikkat etmedi, kurbanına yoğunlaşmıştı.
Kendisi kurban olduğunda avdan nasıl keyif aldığını görecektim. Benim av
stilim hakkında ne düşüneceğini görecektim.
Kafamın içinde başka bir bölgede, çoktan daha önce şahit olduğum işkence
yöntemlerini tarıyordum, içlerinde en acı verici olanını arıyordum. Bunun için acı
çekecekti. Istırap içinde kıvranacaktı. Diğerleri kendi kısımları için sadece

öleceklerdi; ama bu Lonnie isimli canavar ben ona o hediyeyi vermeden çok uzun
süre önce ölmek için yalvaracaktı.
Yoldaydı, ona doğru geliyordu.
Köşeyi keskin şekilde döndüm, farlarım üzerlerini aydınlattı ve kalanını
oldukları yerde dondurdu. Yoldan sıçrayan lideri ezebilirdim; ama bu onun için çok
kolay bir ölüm olurdu.
Arabanın dönmesine izin verdim, geldiğim yöne doğru sürdüm, bu sayede
Bella’ya en yakın kapı yolcu kapısı olmuştu. Sertçe açtım, o sırada zaten arabaya
doğru koşuyordu.
“Bin.” dedim sinirle.
Ne!?
Bunun kötü bir fikir olduğunu biliyordum. Kız yalnız değil.
Kaçmalı mıyım?
Sanırım kusacağım…
Bella kapıdan içeri tereddüt etmeden zıpladı ve arkasından kapıyı çekti.
Sonra, bana bir insanın yüzünde gördüğüm en güven dolu yüz ifadesiyle
baktı ve bütün kötü planlarım yıkıldı.
Onu arabada bırakıp sokaktaki dört adamla ilgilenemeyeceğimi anlamam bir
saniyeden çok çok daha kısa sürdü. Ona ne diyecektim, ‘izleme’ mi? Ha! Benim
istediğim bir şeyi ne zaman yapmıştı ki? Ne zaman güvenli olanı yapmıştı?
Onları Bella’nın görüşünden uzaklaştırıp, onu burada yalnız mı bırakırdım?
Bu gece Port Angeles sokaklarında başka bir tehlikeli insanın dolaşıyor olması küçük
bir ihtimaldi; ama bir ilk olma riski de vardı. Tıpkı bir mıknatıs gibi, tehlikeli her şeyi
kendine çekiyordu. Onu gözümün önünden ayıramazdım.
Hızlanıp, onu saldırganlarının kavrayamamış ifadelerle arkamızdan
bakakalmasını sağlayacak çabuklukta götürürken, bu ona aynı hareketin bir parçası
gibi göründü. Bir anlık tereddüdümü anlamadı. Planın baştan beri kaçmak olacağını
tahmin ederdi.
O adama arabayla bile vuramazdım. Bu Bella’yı korkuturdu.
Onun ölümünü o kadar vahşice istiyordum ki, bu istek kulaklarımda çınladı,
görüşümü bulutlandırdı ve dilimde tadını hissettirdi. Kaslarım aceleyle, istekle ve
bunun gerekliliğiyle sarıldı. Onu öldürmek zorundaydım. Onu yavaşça yüzecektim,
parça parça, kasların üzerinden deriyi, kemiklerin üzerinden kasları…
Kızın – dünyadaki tek kızın – koltuğuna iki eliyle sarılmış, gözleri hala büyük
ve tamamen güven dolu olarak bana baktığını saymazsak… İntikam beklemek
zorunda kalacaktı.
“Kemerini bağla.” diye emrettim. Sesim hala nefret ve kana susamışlıkla sertti.
Alışıldık kana susamışlık değil. O adamın herhangi bir parçasını içime alarak
kendimi kirletmeyecektim.
Kemeri yerine taktı ve çıkarttığı sesten hafifçe zıpladı. Bu alçak ses onu
zıplatmıştı; ama hala ben bütün trafik işaretlerini görmezden gelerek hızla şehre

doğru sürerken korkmuyordu. Gözlerini üzerimde hissedebiliyordum. Garip bir
şekilde rahatlamış gözüküyordu. Daha yeni yaşadıklarından sonra, buna bir anlam
veremiyordum.

“İyi misin?” diye sordu, sesi korku ve stres yüzünden pürüzlü çıkmıştı.
O, benim mi iyi olup olmadığımı bilmek istiyordu?
Sorusunu saniyenin bir kısmında düşündüm. Onun tereddüdü duymasına
yeterli olmayacak bir sürede. İyi miydim?
“Hayır.” dedim ses tonum hiddetle dolup taşarak.
Onu bu öğleden sonrayı geçirdiğim kullanılmayan yola götürdüm. Şimdi
ağaçların altında simsiyahtı.
O kadar öfkeliydim ki, vücudum yerinde donakaldı. Parmaklarım onun
saldırganına çarpıp, vücudunu tanınmayacak hale getirecek derecede ezme isteğiyle
yanıp tutuşuyordu…
Ama bu, onu burada, karanlık gece korunmasız bırakmama yol açardı.
“Bella?” dedim dişlerimin arasından.
“Evet?” diye cevapladı boğuk bir sesle. Boğazını temizledi.
“Sen iyi misin?” Bu gerçekten en önemli şeydi, ilk öncelik. İntikam ikinciydi.
Bunu biliyordum; ama vücudum öfkeyle öyle doluydu ki, düşünmek zordu.
“Evet.” Sesi hala boğuktu – şüphesiz korkuyla.
Ve o yüzden onu bırakamazdım.
Çileden çıkarıcı bir sebepten – evrenin benimle oynadığı bir şaka – daima risk
altında olmasa da, yokluğumda tamamen güvende olacağından emin olsam da, onu
karanlıkta tek başına bırakamazdım.
Çok korkmuş olmalıydı.
Yine de onu rahatlatacak durumda değildim – eğer bunun nasıl yapılacağını
kesin olarak bilseydim bile, ki bilmiyordum. Şüphesiz, benden yayılan vahşiliği
hissedebiliyordu, şüphesiz bu çok açıktı. Eğer içimde kaynayan kan dökme isteğini
durduramazsam, onu daha da çok korkutacaktım.
Başka bir şey düşünmem gerekliydi.
“Dikkatimi dağıt lütfen.” diye rica ettim.
“Affedersin, ne?”
Neye ihtiyacım olduğunu açıklayabilecek kontrolü kendimde zor bulabildim.
“Sadece ben sakinleşene kadar önemsiz bir şeylerden bahset.” dedim çenem
hala kilitliyken. Beni arabanın içinde tutan tek şey, bana ihtiyacı olmasıydı. Adamın
düşüncelerini duyabiliyordum, hayal kırıklığını ve öfkesini… Onu nerede
bulacağımı biliyordum… Görmemeyi dileyerek gözlerimi kapattım.
“Iı…” tereddüt etti – isteğimden bir anlam çıkarmak için olduğunu
düşündüm.
“Yarın okuldan sonra Tyler Crowley’i ezeceğim?” Bunu sanki bir soru gibi
söylemişti.
Evet – ihtiyacım olan şey buydu. Tabii ki Bella beklenmedik bir şeyle
gelecekti. Önceden olduğu gibi, onun dudaklarından gelen şiddet tehdidi
eğlenceliydi – çok komik bir şekilde zıttı. Öldürme isteğiyle yanıp tutuşmuyor
olsaydım gülerdim.
“Niye?” dedim onu tekrar konuşmaya zorlayarak.
“Herkese beni baloya götüreceğini söylüyor.” dedi, sesi kaplan-kedi yavrusu
öfkesiyle doluydu. “Ya deli ya da hala beni az daha öldürdüğü kazayı telafi etmeye
çalışıyor… hatırlıyorsundur.” diye ekledi soğukça, “ve nasılsa balonun bunu
yapmanın doğru bir yolu olduğunu düşünüyor. O yüzden eğer ben de onun hayatını
tehlikeye atarsam ödeşiriz ve benden özür dilemeye devam edemez. Düşmana
ihtiyacım yok ve belki Lauren, o beni rahat bırakırsa geri çekilir. Sentra’sını da
parçalayabilirim gerçi,” diye devam etti, şimdi düşünceliydi. “Eğer bir arabası
olmazsa, kimseyi baloya götüremez…”
Bazen olayları yanlış anladığını görmek cesaretlendiriciydi. Tyler’ın ısrarının
kazayla bir ilgisi yoktu. Lisedeki oğlanları etkileyen cazibesinin farkındaymış gibi
gözükmüyordu. Bana olan çekiciliğini de görmüyor muydu?
Ah, bu işe yarıyordu. Zihninin şaşırtıcı gidişatı her zaman ilginçti. İntikam ve
işkencenin arkasında bir şeyler görmeye, kendimi kontrol etmeye başlamıştım.
“Bunu duydum.” dedim ona. Konuşmayı kesmişti ve devam etmesine
ihtiyacım vardı.
“Duydun mu?” dedi inanamayarak, sonrasında sesi öncekinden daha
öfkeliydi. “Eğer boyundan aşağı felç olursa da baloya gidemez.”
Keşke deli gözükmeden ondan bu tehditlerine devam etmeyi istemenin bir
yolu olsaydı. Beni sakinleştirmek için daha iyi bir şey yapamazdı. Ve sözleri – ona
göre sadece alay ve abartı – o anda şiddetle ihtiyacım olan bir hatırlatmaydı.
İç çektim ve gözlerimi açtım.
“Daha iyi misin?” diye sordu anında.
“Pek değil.”
Hayır, daha sakindim; ama daha iyi değildim, çünkü demin Lonnie denen
canavarı öldüremeyeceğimi anlamıştım ve bunu neredeyse dünyadaki her şeyden
daha çok istiyordum. Neredeyse.
Son derece haklı çıkarılabilir bir cinayet işlemekten daha çok istediğim tek şey
bu kızdı ve ona sahip olamayacağım halde, bunun sadece hayali bile, bu gece katliam
yapmamı imkansız kılıyordu – böyle bir şeyin ne kadar savunulabilir olduğu önemli
değildi.
Bella bir katilden daha iyisini hak ediyordu.
Katilden başka bir şey olmak için yetmiş yıl harcamıştım. O kadar yıllık çaba,
beni yanımda oturan kıza layık yapamazdı. Ve yine de, eğer o hayata – bir katilin
hayatına – bir geceliğine bile geri dönersem, ona ulaşma şansımı tamamen
kaybederdim. Kanlarını içmesem bile – gözlerimde kırmızı parlayan o kanıt olmasa
bile – farkı hissetmeyecek miydi?
Onun için yeterince iyi olmaya çalışıyordum. Bu imkansız bir hedefti.
Denemeye devam edecektim.
“Sorun ne?” diye fısıldadı.
Nefesi burnumu doldurdu ve bana niye onu hak edemeyeceğimi hatırlattı.
Bütün bunlardan sonra, onu ne kadar sevsem de… hala ağzımı sulandırıyordu.
Olabileceğim kadar dürüst olacaktım. Bunu ona borçluydum.
“Bazen öfkemle ilgili problem yaşıyorum Bella.” Sesimdeki doğal olan dehşeti
hem duymamasını hem de duymasını dileyerek, karanlık geceyi izledim. Daha çok,
duymamasını dileyerek. Kaç Bella, kaç. Kal Bella, kal. “Geri dönüp onları avlamak
benim için hiç de iyi…” Sadece düşüncesi bile neredeyse beni arabadan dışarı
çıkarıyordu. Derin bir nefes alıp, kokusunun boğazımı kavurmasına izin verdim. “En
azından, kendimi buna ikna etmeye çalışıyorum.”
“Ah.”
Başka hiçbir şey söylemedi. Sözlerimde ne kadarını duymuştu? Gizlice ona
baktım; ama yüzü okunamıyordu. Muhtemelen şok yüzünden bomboştu. Eh, çığlık
atmıyordu. Daha değil.
Bir süre sessizlik oldu. Olmam gereken kişi olmak için kendimle savaştım.
Olamadığım kişi olmak için.
“Jessica ve Angela endişelenecekler.” dedi sessizce. Sesi çok sakindi ve bunun
nasıl olabileceğinden emin değildim. Şokta mıydı? Belki bu gece olanlar daha
kafasına dank etmemişti. “Onlarla buluşacaktım.”
Benden uzaklaşmak mı istiyordu? Yoksa sadece arkadaşlarının
endişelenmesinden mi endişeleniyordu?
Cevap vermedim; ama arabayı çalıştırdım ve onu geri götürdüm. Kente
yaklaştıkça, amacımı gerçekleştirmem zorlaşıyordu. O adama o kadar yakındım ki…
Eğer imkansız olsaydı – eğer bu kızı asla hak edemeyecek olsaydım – o zaman
adamı cezasız bırakmanın anlamı neydi? Şüphesiz kendime o kadarı için izin
verirdim…
Hayır. Vazgeçmeyecektim. Daha değil. Onu, pes edemeyecek kadar çok
istiyordum.
Düşüncelerime anlam vermeye başlamadan önce arkadaşlarıyla beraber
buluşacağı restorandaydık. Jessica ve Angela yemeği bitirmişlerdi ve ikisi de Bella
için gerçekten endişelilerdi. Karanlık sokağa doğru onu aramak için yola çıkmışlardı.
Bu onların dolaşması için iyi bir ge–
“Nasıl bildin, nereye…?” Bella’nın yarım kalan sorusu beni böldü ve başka bir
pot kırdığımı anladım. Arkadaşlarıyla nerede buluşacağını sormak için dikkatim çok
dağınıktı.
Ama soruyu bitirip baskı yapmak yerine, Bella sadece başını salladı ve yarım
gülümsedi.
Bu ne demekti?
Garip kabullenişine kafa patlatmak için vaktim yoktu. Kapıyı açtım.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu afallayarak.
Gözümün önünden ayrılmana izin vermiyorum. Kendime yalnız kalmak için izin
vermiyorum. “Seni yemeğe götürüyorum.”
Eh, bu ilginç olmalıydı. Alice’i alıp, tesadüf eseri Bella ve arkadaşlarının gittiği
restoranı seçerek yemeğe götürmeyi hayal ettiğim başka bir geceye benziyordu. Ve
şimdi, pratikte kızla bir randevudaydık. Sadece, bu sayılmazdı, çünkü ona hayır
deme şansı vermiyordum.
Ben arabanın önünden dolanana kadar benim gelip açmamı beklemek yerine
çoktan kapıyı yarım açmıştı – şüphe çekmeyecek hızda hareket etmek genelde bu
kadar sinir bozucu değildi. Bunun sebebi kendine bir hanımefendi gibi
davranılmasına alışık olmaması mı, yoksa beni bir centilmen olarak düşünmemesi
miydi?
Kız arkadaşları karanlık köşeye ilerledikçe gittikçe daha da çok gerilerek bana
katılmasını bekledim.
“Git ve Jessica ile Angela’yı ben onları da takip etmek zorunda kalmadan
durdur.” diye emrettim çabucak. “Eğer diğer arkadaşlarınla tekrar karşılaşırsam
kendimi durdurabileceğimden emin değilim.” Hayır. Bunun için yeterince güçlü
olmazdım.
Titredi ve sonra kendini hızlıca toparladı. Yarım adım ilerleyip yüksek sesle
“Jess! Angela!” diye seslendi. Döndüler ve Bella dikkatlerini çekmek için kolunu
salladı.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Perş. Haz. 18, 2009 10:41 pm

Bella! Ah, güvende! diye düşündü Angela rahatlayarak.
Çok geç? diye homurdandı Jessica kendi kendine; ama o da Bella kaybolmadığı
ya da incinmediği için şükran doluydu. Bu onu eskisinden biraz daha çok sevmemi
sağladı.
Aceleyle geri döndüler ve beni onun yanında görünce şok olup durdular
I-ıh! diye düşündü Jess afallayarak. Kesinlikle olamaz!
Edward Cullen? Onu bulmak için mi tek başına gitti? Ama niye onların kasaba
dışında olmsıyla ilgili bana soru sorsun ki, eğer o buradaysa… Bella’nın Angela’ya benim
ailemin okula sık sık gitmediğini sorarkenki mahcup ifadesinden kısa bir görüntü
yakaladım. Hayır, biliyor olamazdı. diye karar verdi Angela.
Jessica’nın düşünceleri şaşkınlıktan şüpheye doğru yönelmişti.
“Neredeydin?” diye sordu Bella’ya bakarak; ama bana da gözünün
kenarından kaçamak bakışlar atarak.
“Kayboldum ve sonra Edward’la karşılaştım.” dedi Bella eliyle beni
göstererek. Ses tonu dikkat çekecek derecede normaldi, sanki bu gece gerçekten
hiçbir şey olmamış gibi.
Kesinlikle şokta olmalıydı. Sakinliğinin tek açıklaması buydu.
“Size katılmamda bir sakınca var mı?” diye sordum – nezaketten; çoktan
yediklerini biliyordum.
Kahretsin; ama çok seksi! diye düşündü Jessica, aklı birdenbire tutarsızlaşarak.
Angela da daha sakin değildi. Keşke yemeseydik. Vay. Sadece. Vay.
Bunu niye Bella’ya yapamıyordum?
“Ee… tabi” diyerek kabul etti Jessica.
Angela kaşlarını kaçttı. “Iı, aslında Bella, biz beklerken yedik.” diye itiraf etti.
“Kusura bakma.”
Jessica içinden şikayet etti. Ne? Kes sesini!
Bella onları rahatlatmak için normal bir şekilde omuzlarını silkti. Kesinlikle
şoktaydı.
“Sorun değil – aç değilim.”
Katılmadım. “Bence bir şeyler yemelisin.” Kan dolaşımına şeker girmesi
gerekliydi – gerçi zaten varmış gibi yeterince tatlı kokuyordu, diye düşündüm alayla.
Dehşet ona her an çarpabilirdi ve boş bir mide yardımcı olmazdı. Tecrübemden
bildiğim üzere kolaylıkla bayılabiliyordu.
Bu kızlar eğer direkt eve giderlerse tehlike içinde olmayacaklardı. Tehlike
onları her adımlarında takip etmiyordu.
Ve Bella’yla yalnız kalmayı tercih ederdim – o benimle yalnız kalmak istediği
sürece.
“Bella’yı bu gece eve benim bırakmamın bir sakıncası var mı?” dedim
Jessica’ya, Bella cevap veremeden. “Böylece o yerken beklemek zorunda
kalmazsınız.”
“Ah, sorun olmaz. Sanırım …” Jessica Bella’ya dikkatle bakarak, bunun
istediği şey olduğuna dair bir işaret aradı.
Kalmak istiyorum… ama muhtemelen onu kendine istiyor. Kim istemez ki? diye
düşündü Jess. O sırada, Bella’nın göz kırpmasını izledi.
Bella göz mü kırpmıştı?
“Tamam.” dedi Angela çabucak, Bella’nın istediği buysa yoldan çekilmek için
acele ederek, ve bunu istiyormuş gibi gözüküyordu. “Yarın görüşürüz, Bella…
Edward.” Adımı sıradan bir tonla söylemek için çabaladı. Sonra Jessica’nın elini tuttu
ve onu çekmeye başladı.
Bunun için Angela’ya teşekkür etmenin bir yolunu bulmam gerekecekti.
Jessica’nın arabası bir sokak lambasının ışığının oluşturduğu parlak bir
daireye yakındı. Bella kaşlarının arasında bir endişe kıvrımıyla onları arabaya girene
kadar izledi. O zaman, içinde bulunmuş olduğu tehlikenin tamamen farkında
olmalıydı. Jessica uzaklaşırken el salladı ve Bella da ona geri el salladı. Derin bir
nefes alıp bana döndüğünde araba daha gözden kaybolmamıştı.
“Açıkçası, gerçekten aç değilim.” dedi.
Konuşmadan önce neden onların gitmesini beklemişti? Hakikaten benimle
yalnız kalmak istiyor muydu – şimdi, öldürücü öfkeme şahit olduktan sonra bile mi?
Durum ne olursa olsun, bir şeyler yiyecekti.
“Dalga geçiyorsun.” dedim.
Restoran kapısını onun için açtım ve bekledim.
İç çekip içeri girdi.
Karşılayıcı görevlinin beklediği platforma doğru onun yanında yürüdüm.
Bella hala tamamen soğukkanlı gözüküyordu. Ateşini ölçmek için eline, alnına
dokunmak istedim; ama soğuk elim onu iğrendirirdi, daha önce olduğu gibi.

Aman Tanrım, karşılayıcının yüksek iç sesi bilincime daldı. Tanrım, Aman
Tanrım.
Bu gece benim baş döndürme gecem gibi gözüküyordu ya da sadece Bella’nın
beni böyle görmesini çok istediğim için, şimdi daha çok fark ediyordum. Her zaman
kurbanımıza göre çekiciydik. Bunun hakkında daha önce hiç bu kadar
düşünmemiştim. Genellikle korku, baştaki çekimin yerini çabucak alırdı…
“İki kişilik bir masa?” diye sordum karşılayıcı konuşmadığında.
“Ah, ıı, evet. La Bella İtalia’ya hoşgeldiniz.” Mmm! Nasıl bir ses ama! “Lütfen
beni takip edin.” Düşünceleri meşguldü, hesap yapıyordu.
Belki kız onun kuzenidir. Kardeşi olamaz, benzemiyorlar; ama aile kesinlikle. Onunla
beraber olamaz.
İnsan gözleri bulutluydu; hiçbir şeyi net göremiyorlardı. Bu dar görüşlü kadın
nasıl benim fiziğimi – kurban için bir tuzağı – çekici bulabiliyordu da, yanımdaki
kızın yumuşak mükemmelliğini göremiyordu?
Eh, ona yardım etmeye gerek yok, ne olur ne olmaz, diye düşündü bizi restoranın
en kalabalık yerindeki aile boyu masaya yönlendirirken. Kız buradayken ona numaramı
verebilir miyim…?
Arka cebimden bir banknot çıkardım. İnsanlar işin içine para girdiğinde her
zaman işbirliğine hazırdı.
Bella karşı çıkmadan garsonun gösterdiği yere oturuyordu. Ona doğru kafamı
salladım ve başını kaldırarak merakla bekledi. Evet, bu gece çok meraklı olacaktı.
Kalabalık, bu konuşma için ideal bir yer değildi.
“Belki daha özel bir yer?” diye istekte bulundum parayı vererek. Gözleri
şaşkınlıkla açıldı ve sonra parmakları bahşişin üzerinde kıvrılırken kısıldı.
“Tabii.”
Bizi bir bölme duvarının etrafından götürürken paraya göz attı.
Daha iyi bir masa için elli dolar? Aynı zamanda zengin. Bu mantıklı – bahse girerim
ki ceketi son maaşımdan daha fazla para ediyordur. Lanet olsun. Niye onunla mahremiyet
istiyor?
Bize restoranın sessiz bir köşesinde bizi kimsenin göremeyeceği – ona ne
söylersem Bella’nın bunlara tepkilerinin görülmeyeceği – bir bölme önerdi.
Ne kadar tahmin etmişti? Bu gece olanlarla ilgili kendine hangi açıklamayı
yapmıştı?
“Burası nasıl?” diye sordu garson.
“Muhteşem.” dedim ve Bella’ya olan kızgın davranışlarından rahatsız olarak,
dişlerimi gösterip ona genişçe gülümsedim.
Vay. “Iı… servisiniz hemen gelecek.” Gerçek olamaz. Mutlaka uyumuş olmalıyım.
Belki kız kaybolur… belki tabağına ketçapla numaramı yazarım.
Garip. Hala korkmamıştı. Birdenbire Emmett’in haftalar önce kafeteryada
benimle alay edişini hatırladım. Bahse girerim, ben onu bundan daha iyi korkutabilirdim.
Bu yeteneğimi kayıp mı ediyordum?
“Gerçekten insanlara bunu yapmamalısın.” diye böldü Bella düşüncelerimi,
onaylamaz bir tonla. “Hiç adil değil.”
Eleştirici ifadesine bakakaldım. Neyi kastetmişti? Çabalarıma rağmen garsonu
korkutamamaıştım. “Neyi?”
“Onları böyle büyülememelisin – kız muhtemelen şimdi mutfakta soluk
soluğa kalmıştır.”
Hmm. Bella neredeyse haklıydı. Garson şu anda yarı-tutarlı bir şekilde
arkadaşına benim hakkımdaki yanlış değerlendirmesini anlatıyordu.
“Ah, hadi ama,” diye azarladı Bella ben hemen cevap vermeyince. “İnsanlar
üzerindeki etkini biliyor olmalısın.”
“Ben insanları büyülüyor muyum?” Bu, durumu ifade etmek için ilginç bir
yoldu. Bu gece için yeterince doğruydu. Değişikliğin sebebinin ne olduğunu merak
ediyordum…
“Fark etmedin mi?” diye sordu hala eleştirerek. “Sence herkes işlerini bu
kadar kolay halledebiliyor mu?”
Düşünmeden merakımı seslendirdim. “Seni büyülüyor muyum?” ve sonra
kelimeler çıkmıştı ve onları geri çağırmak için artık çok geçti.
Ama ben bu sözleri sesli söylemekten derin bir pişmanlık duymadan önce
cevapladı, “Sık sık.” Ardından yanakları açık pembe bir renk aldı.
Onu büyülüyordum.
Sessiz kalbim, daha önce hissetmediğim kadar şiddetli bir umutla kabardı.
“Merhaba.” dedi biri, garson, kendini tanıtarak. Düşünceleri bizi
karşılayandan daha sesli ve açıktı; ama dinlemedim. Onun yerine Bella’nın yüzüne
baktım. Kanın teninin altında yayılmasını, boğazımı nasıl yaktığını değil, yüzünü
nasıl aydınlattığını, teninin güzelliğini nasıl belirginleştirdiğini fark ederek izledim.
Garson benden bir şey bekliyordu. Ah, içecek siparişimizi sormuştu. Bella’ya
bakmaya devam ettim ve garson da gönülsüzce ona bakmak için döndü.
“Ben bir kola alayım?” dedi Bella, sanki onay beklermiş gibi.
“İki kola.” dedim. Susuzluk – normal, insan susuzluğu – şokun belirtilerinden
biriydi. Sistemine soda ile ekstra şeker aldığından emin olacaktım.
Sağlıklı görünüyordu gerçi. Sağlıklıdan daha fazlası. Mutlu görünüyordu.
“Ne?” diye sordu – niye baktığımı merak ettiği için sanırım. Garsonun
gittiğinin belli belirsiz farkındaydım.
“Nasıl hissediyorsun?”
Soruma şaşırarak gözlerini kırpıştırdı. “İyiyim.”
“Başın dönmüyor, miden bulanmıyor, soğuk hissetmiyor musun?”
Şimdi kafası daha da karışmıştı. “Öyle mi hissetmeliyim?”
“Eh, aslında şoka girmeni bekliyorum.” Yarım gülümseyerek itirazını
bekledim. Kendisiyle ilgilenilmesini istemezdi.
Cevap vermedi bir dakika aldı. Gözleri hafifçe odağını kaybetmişti. Ona
gülümsediğimde bazen böyle bakıyordu. O… büyülenmiş miydi?
Buna inanmaya bayılırdım.
“Böyle bir şey olacağını sanmıyorum. Hoş olmayan şeyleri bastırmakta her
zaman iyi olmuşumdur.” diye cevapladı biraz nefessiz kalarak.
Kötü şeylerle çok fazla mı pratiği vardı yani? Hayatı her zaman böyle tehlikeli
miydi?
“Aynı şekilde.” dedim ona. “Vücuduna biraz şeker ve yemek girdiğinde
kendimi daha iyi hissedeceğim.”
Garson iki kola ve bir sepet ekmekle döndü. Onları önüme koydu ve bu sırada
gözlerimi yakalamaya çalışarak siparişimi sordu. Bella’yla ilgilenmesi gerektiğini
belirttim ve onu dinlememeye devam ettim. Basit bir zihni vardı.
“Iı…” Bella menüye hızlıca bir bakış attı. “Mantar Ravioli alacağım.”
Garson istekle bana döndü. “Ve siz?”
“Ben bir şey almayacağım.”
Bella hafifçe suratını buruşturdu. Hmm. Hiçbir zaman yemek yemediğimi
mutlaka fark etmiş olmalıydı. Her şeyi fark etmişti ve ben onun etrafında dikkatli
olmayı her zaman unutuyordum.
Tekrar yalnız kalana kadar bekledim.
“İç.” diye ısrar ettim.
Karşı çıkmadan uyduğunda şaşırdım. Bardak tamamen boşalana kadar içti,
ben de kaşlarımı çatarak ikinci kolayı ona doğru ittim. Susuzluk mu, şok mu?
Biraz daha içti ve titredi.
“Üşüdün mü?”
“Hayır, koladan sadece.” dedi; ama dişleri çatırdayacakmış gibi tekrar titredi.
Giydiği güzel bluz tenini yeteri kadar koruyabilmek için çok inceydi;
neredeyse birincisi kadar narin bir ikinci deri gibiydi. Çok kırılgan, çok faniydi.
“Montun yok mu?”
“Evet.” Etrafına şaşırarak baktı. “Ah – Jessica’nın arabasında unuttum.”
Jestin vücut ısım tarafından bozulmamış olmasını dileyerek ceketimi
çıkardım. Ona sıcak bir ceket sunabilmek güzel olurdu. Yanakları yine kızararak
bana baktı. Şimdi ne düşünüyordu?
Masanın karşısından ona ceketi uzattım. Hemen giydi ve sonra tekrar titredi.
Evet, sıcak olmak güzel olurdu.
“Teşekkürler.” dedi. Derin bir nefes aldı ve sonra ellerini çıkarmak için ceketin
ona çok uzun gelen kollarını kıvırdı. Başka bir derin nefes aldı.
Akşam olanlar sonunda yerleşiyor muydu? Rengi hala iyiydi; bluzunun koyu
mavisine karşı, teni krema gibi ve gül rengiydi.
“Bu mavi renk teninle çok güzel gözüküyor.” diye iltifat ettim ona, sadece
dürüst davranarak.
Etkiyi artırarak kızardı.
İyi gözüküyordu; ama risk almanın bir manası yoktu. Ekmek sepetini ona
doğru ittim.
“Gerçekten.” diye karşı çıktı. “Şoka girmeyeceğim.”
“Girmelisin – normal bir insan girmeli. Sarsılmış bile gözükmüyorsun.”
Onaylamaz bir ifadeyle niye normal olamadığını, sonra da bunu gerçekten isteyip
istemediğimi merak ederek, ona baktım.
“Seninleyken kendimi güvende hissediyorum.” dedi, gözleri yine güvenle
dolu olarak. Hak etmediğim güvenle.
İçgüdüleri tamamen yanlıştı. Problem mutlaka bu olmalıydı. Tehlikeyi bir
insanın algılayabilmesi gerektiği gibi tanımıyordu. Tepkileri tamamen tersti. Kaçmak
yerine duruyor, onu korkutması gereken şeye çekiliyordu…
İkimiz de bunu istemiyorken onu kendimden nasıl koruyacaktım?
“Bu planladığımdan daha da karışık.” diye mırıldandım.
Sözlerimi kafasında döndürdüğünü görebiliyordum ve onladan ne anlam
çıkardığını merak ediyordum. Bir dilim ekmek aldı ve ne yaptığının farkındaymış
gibi gözükmeden yemeye başladı. Bir süre çiğnedi ve sonra kafasını düşünceyle yana
doğru eğdi.
“Gözlerin açık renkli olduğunda genelde daha iyi bir ruh halinde oluyorsun.”
dedi sıradan bir sesle.
Gerçeğe bu kadar yaklaşmış gözlemi beni sersemletti. “Ne?”
“Gözlerin siyahken her zaman daha aksisin. Bunun hakkında bir teorim var.”
diye ekledi umursamaz bir havayla.
Yani kendi açıklaması vardı. Tabii ki vardı. Gerçeğe ne kadar yaklaştığını
düşünürken derin bir korku hissettim.
“Başka teoriler?”
“Mm-hm.” Tamam kayıtsızca, yeni bir ısırık alıp çiğnedi. Sanki bir canavarın
özelliklerini, canavarın kendisiyle tartışmıyormuş gibi.
“Umarım bu sefer daha yaratıcısındır…” diye yalan söyledim devam
etmeyince. Gerçekten umduğum şey, yanılmış olmasıydı – gerçeğin çok uzağında
olması. “Yoksa fikirlerini hala çizgi romanlardan mı çalıyorsun?”

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Perş. Haz. 18, 2009 10:42 pm

“Eh, hayır, bunu bir çizgi romandan almadım.” dedi biraz utanarak. “Ama
kendi başına da ortaya çıkmadı.”
“Ve?” diye sordum dişlerimin arasından.
Şüphesiz çığlık atmak üzere olsaydı bu kadar sakin konuşmazdı.
Dudağını ısırıp tereddüt ederken, garson Bella’nın yemeğiyle tekrar geldi.
Bella’nın önüne tabağı koyup bana bir şey isteyip istemediğimi sorduğunda
dikkatimi pek vermedim.
Reddettim; ama daha fazla kola istedim. Boş bardakları fark etmemişti. Onları
aldı ve gitti.
“Ne diyordun?” dedim endişeyle yine yalnız kaldığımız anda.
“Arabada söylerim.” dedi alçak sesle. Ah, bu kötü olacaktı. Başkalarının
etrafında tahminlerini söylemek istemiyordu. “Eğer…” diye ekledi aniden.
“Şartların mı var?” O kadar gerilmiştim ki kelimeleri neredeyse
homurdanmıştım.
“Birkaç sorum olacak tabii ki.”

“Tabii ki.” dedim, sesim sertti.
Soruları muhtemelen düşüncelerinin nereye yönlendiğini anlamama yeterli
olacaktı; ama onlara nasıl cevap verecektim? Sorumlu yalanlarla? Yoksa gerçekle onu
kaçıracak mıydım? Yoksa karar veremeyip hiçbir şey söyleyemeyecek miydim?
Garson sodaları yenilerken sessizlik içinde oturduk.
“Peki, sor.” dedim kız gittiğinde çenem kilitli bir şekilde.
“Niye Port Angeles’tasın?”
Bu çok kolay bir soruydu – onun için. Benim cevabım eğer dürüst olursa çok
fazla şey açığa çıkaracakken, onun sorusu hiçbir şey ele vermiyordu.
“Sonraki.” dedim.
“Ama bu en kolay olanıydı!”
“Sonraki.” dedim tekrar.
Olumsuz cevabımdan rahatsız olmuştu. Gözlerini benden ayırıp yemeğine
baktı. Yavaşça, düşünceli halde bir ısırık aldı ve ihtiyatla çiğnedi. Biraz kola içti ve
sonunda bana baktı. Gözleri şüpheyle kısılmıştı.
“Tamam o zaman,” dedi. “Diyelim ki, varsayım olarak tabii, biri… insanların
ne düşündüğünü bilebiliyor, bilirsin, zihin okuyabiliyor – birkaç istisna dışında.”
Daha kötü olabilirdi.
Bu arabadaki yarım gülümsemeyi açıklıyordu. Hızlıydı – bunu daha önce
kimse tahmin edememişti. Carlisle dışında ve o zaman, başta, çok açıktı. Ben
düşüncelerine sanki bana söylemiş gibi cevap verdiğimde, benden önce anlamıştı…
Bu soru çok kötü değildi. Benimle ilgili bir sorun olduğunu bildiği gayet
netken, olabileceği kadar ciddi değildi. Sonuçta zihin-okuma yeteneği vampir
özellikleri içinde değildi.
“Sadece bir.” diye düzelttim. “Varsayım olarak.”
Bir gülümsemeyle savaştı – kararsız dürüstlüğüm onu memnun etmişti. “Peki,
bir istisnayla o zaman. Bu nasıl çalışıyor? Limitler neler? Nasıl… o kişi… başka birini
tam zamanında bulabiliyor? Onun başının belada olduğunu nasıl bilebiliyor?”
“Varsayarsak?”
“Tabii.” Dudakları kıvrıldı, berrak kahverengi gözleri istekliydi.
“Evet,” tereddüt ettim. “Eğer… o kişi…”
“Ona ‘Joe’ diyelim.” diye önerdi.
İsteğine gülümsemek zorunda kaldım. Hakikaten gerçeğin iyi bir şey olacağını
mı düşünüyordu? Eğer sırlarım hoş olsa, ondan saklamamamın sebebi ne olabilirdi
ki?
“Joe o zaman.” diye katıldım. “Eğer Joe dikkat ediyor olsaydı, zamanlamanın
bu kadar tam olmasına gerek kalmazdı.” Kafamı salladım ve bugün geç kalmaya ne
kadar yakın olduğumu düşününce bir titremeyi bastırdım. “Sadece sen bu kadar
küçük bir kasabada başını belaya sokabilirsin. Son on yıllık suç oranlarını
mahvedebilirdin.”
Dudakları kenarlarından aşağıya doğru indi. “Bir varsayım hakkında
konuşuyorduk.”
Kızgınlığına güldüm.
Dudakları, teni… Çok yumuşak görünüyordu. Onlara dokunmak istiyordum.
Parmağımın ucuyla kaşlarının arasındaki buruşukluğu yok etmek istiyordum.
İmkansız. Benim tenim ona tiksindirici gelirdi.
“Evet, öyleydi.” dedim kendi moralimi daha fazla bozmadan konuşmaya
dönerek.
“Sana ‘Jane’ diyelim mi?”
Masanın karşısından bana doğru eğildi, bütün öfke ve alay büyük gözlerinden
gitmişti.
“Nasıl bildin?” diye sordu alçak ve kuvvetli bir sesle.
Ona gerçeği söylemeli miydim? Ve eğer öyle yaparsam ne kadarını?
Ona söylemek istiyordum. Yüzünde hala olan o güveni hak etmek istiyordum.
“Bana güvenebileceğini biliyorsun.” diye fısıldadı ve ellerime dokunacakmış
gibi kendi elini ileri doğru uzattı.
Buz gibi, taş ellerime vereceği tepkinin düşüncesinden nefret ederek onları
geri çektim ve o da elini indirdi.
Ona sırlarımı koruması konusunda güvenebileceğimi biliyordum; tamamen
güvene layıktı; ama onlardan korkmaması konusunda güvenemezdim. Korkması
gerekirdi. Gerçek korkunçtu.
“Artık başka bir seçeneğim olduğunu sanmıyorum.” diye mırıldandım. Bir
kere ‘son derece dikkatsiz’ diyerek onunla alay ettiğimi hatırladım. Gücendirmiştim,
eğer yüz ifadelerini doğru değerlendiriyorsam. “Yanılmışım – düşündüğümden çok
daha dikkatlisin.” Ve muhtemelen farkında olmamasına rağmen, bunu çoktan
biliyordum. Hiçbir şey kaçırmıyordu.
“Her zaman haklı olduğunu sanıyordum.” dedi benimle alay ederken gülerek.
“Önceden öyleydim.” Eskiden ne yaptığımı biliyordum, eskiden gidişatımdan
her zaman emin olurdum; ama şimdi her şey kaos ve kargaşa içindeydi.
Yine de bunu değişmezdim. Mantıklı olan o hayatı istemiyordum. Eğer kaos
Bella’yla birlikte olabileceğim anlamına geliyorsa değil.
“Seninle ilgili başka bir şeyde de yanılmışım,” diye devam ettim. “Kaza
mıknatısı değilsin – bu yeterince geniş bir sınıflandırma değil. Bela mıknatısısın. Eğer
on millik alan içinde tehlikeli bir şey varsa, her zaman seni buluyor.” Niye o?
Bunların herhangi birini hak etmek için ne yapmıştı?
Bella’nın yüzü yine ciddileşti. “Ve sen de kendini bu kategoriye mi
koyuyorsun?”
Dürüstlük bu sorusunda diğerlerinden daha önemliydi. “Kesinlikle.”
Gözleri hafifçe kısıldı – şimdi şüpheyle değil; ama garip bir şekilde endişeyle.
Ellerini masanın karşısına doğru yavaşça ve ihtiyatla tekrar uzattı. Ellerimi ondan bir
santim geriye çektim; ama bana dokunmaya kararlı halde bunu görmezden geldi.
Nefesimi tuttum – bu sefer kokusu yüzünden değil; ama ani, kahredici gerilimle.
Korku. Tenim onu iğrendirirdi. Kaçardı.
Parmak uçlarıyla elimin arkasına hafifçe dokundu. İstekli, nazik
dokunuşunun sıcaklığı, daha önce hissettiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Neredeyse
katıksız zevkti. Olabilirdi, korkuyor olmasaydım. O tenimin soğukluğunu ve
sertliğini hissederken hala nefes alamayarak yüzünü izledim.
Yarım bir gülümseme dudaklarının kenarlarını yukarı doğru kıvırdı.
“Teşekkür ederim.” dedi istekli gözleriyle benim gözlerim buluştuğunda.
“Şimdi iki etti.”
Yumuşak parmakları orada olmayı hoş bulmuşlar gibi elimin üzerinde kaldı.
Ona verebileceğim en sıradan şekilde cevap verdim. “Üçüncüyü denemeyelim
olur mu?”
Yüzünü buruşturdu; ama başını salladı.
Elimi onun elinin altından çektim. Dokunuşu ne kadar muhteşem hissettirse
de, toleransının sihrinin geçip, tiksinmeye dönüşmesini beklemeyecektim. Ellerimi
masanın altına sakladım.
Gözlerini okudum; zihni sessiz olsa da, orada hem güven hem de merak
görebiliyordum. O anda sorularını cevaplamak istediğimi anladım. Ona borçlu
olduğumdan değil. Bana güvenmesini istediğimden değil.
Beni tanımasını istiyordum.
“Seni Port Angeles’a kadar takip ettim.” dedim ona, kelimeler
düzeltemeyeceğim kadar hızlı dökülüyordu. Gerçeğin tehlikesini, aldığım riski
biliyordum. Her an, doğal olmayan sakinliği histeriye dönüşebilirdi. Aksine, bunu
bilmek sadece daha hızlı konuşmama neden oluyordu. “Daha önce hiç belirli bir
insanı hayatta tutmaya çalışmamıştım ve bu düşündüğümden de zormuş; ama bu
muhtemelen sadece sen olduğun için. Normal insanlar günlerini kazasız belasız
geçiriyorlar.”
Onu izleyerek bekledim.
Gülümsedi. Dudakları köşelerinden yukarı kıvrıldı ve çikolata renkli gözleri
samimileşti.
Biraz önce onu gizlice takip ettiğimi itiraf etmiştim ve o gülümsüyordu.
“Belki de benim kaderim o minibüs olayına kadardı, kaderle oynadığını
düşünmüyor musun?” diye sordu.
“O ilk değildi.” dedim masanın koyu kestane rengi örtüsüne, omuzlarım
utançtan çökmüş bir halde bakarak. Bariyerlerim inmişti, gerçek hala düşünmeden
dökülüyordu. “Senin kaderin benimle tanışana kadardı.”
Bu gerçekti ve beni öfkelendiriyordu. Ben hayatına bir giyotin bıçağı gibi
yerleştirilmiştim. Sanki zalim, adil olmayan bir kaderle ölüme işaretlenmişti ve bu
aynı kader onu öldürmeye çalışmaya devam ediyordu. Kaderi bir kişi olarak hayal
ettim – korkunç, kıskanç bir cadaloz, kinci acımasız bir kadın.
Bundan sorumlu bir şey, biri istedim – o sayede savaşabileceğim somut bir şey
olurdu. Yok edecek bir şey, herhangi bir şey, böylece Bella güvende olabilirdi.
Çok sessizdi; soluğu hızlanmıştı.
Beklediğim korkuyu sonunda göreceğimi bilerek ona baktım. Daha demin onu
öldürmeye ne kadar yakın olduğumu itiraf etmemiş miydim? Minibüsün ona
çarpmaya santimler kala olduğundan daha yakın. Ve yine de yüzü hala sakindi,
gözleri hala sadece endişeyle kısıktı.
“Hatırlıyor musun?” Bunu hatırlıyor olmalıydı.
“Evet.” dedi, sesi tonu düz ve ciddiydi. Derin gözleri farkındalıkla doluydu.
Biliyordu. Onu öldürmek istemiş olduğumu biliyordu.
Çığlıklar neredeydi?
“Ve hala burada oturuyorsun.” dedim.
“Evet, buradayım… senin sayende.” Kurnazca olmayan bir şekilde konuyu
değiştirirken yüz ifadesi değişti ve meraklandı. “Çünkü sen bir şekilde bugün beni
nasıl bulacağını biliyordun…?”
Ümitsizce düşüncelerini koruyan duvarları tekrar ittim. Bu bana hiç mantıklı
gelmiyordu. Ortada gerçek varken nasıl kalanıyla ilgilenebilirdi?
Sadece merakla bekledi. Yüzü bembeyazdı, bu onun için doğaldı; ama yine de
beni endişelendiriyordu. Yemeği önünde neredeyse dokunulmamış halde
duruyordu.
“Sen ye, ben konuşacağım.”
Saniyenin yarısı kadar düşündü ve sonra sakinliğine ters düşen bir hızla bir
ısırık aldı. Cevabım için gözlerinden görmeme izin verdiğinden daha heyecanlıydı.
“Bu olması gerekenden daha zor – seni takip etmek.” dedim ona. “Genelde bir
kere zihnini duyduğumda birini kolaylıkla bulabilirim.”
Bunu söylerken yüzünü dikkatlice izledim. Doğru tahmin etmek bir şeydi,
onaylanması başka bir şey.
Hareketsizdi, gözleri büyümüştü. Paniğini beklerken dişlerimin birbirine
kenetlendiğini hissettim.
Ama bir kere gözlerini kırpıştırdı, sesli bir şekilde yuttu ve çabucak ağzına
başka bir lokma attı. Devam etmemi istedi.
“Jessica’yı takip ediyordum.” diye devam ettim. “Pek dikkatli değil – dediğim
gibi, sadece sen Port Angeles’ta başına bela alabilirsin.” Bunu eklemeden
duramadım. Diğer insanların hayatlarının ölüm kıyısındann dönme deneyimleriyle
bu kadar dolu olmadığını fark etmiş miydi, yoksa normal olduğunu mu
düşünüyordu? O, şimdiye kadar tanıştığım, normallikten en uzak kişiydi. “Ve başta
onlardan ayrıldığını fark etmedim. Sonra, artık onunla olmadığını anladığımda,
kafasında gördüğüm kitapçıya gittim. İçeri girmediğini söyleyebilirdim ve güneye
gittiğini… ve kısa zaman içinde geri döneceğini biliyordum. O yüzden sadece seni
bekliyor, biri seni fark etmişse, nerede olduğunu öğrenmek için rastgele sokaktaki
insanların düşüncelerini tarıyordum. Endişelenmek için hiçbir sebebim yoktu… ama
garip bir şekilde gergindim…” O panik duygusunu hatırladığımda soluğum
hızlandı. Kokusu boğazımı yaktı ve ben memnun kaldım. Bu, onun canlı olduğu
anlamına gelen bir acıydı. Ben yandığım sürece, o güvendeydi.

“Arabayla daireler halinde dolaşmaya başladım, hala… dinleyerek.”
Kelimenin ona mantıklı gelmesini umdum. Bu mutlaka kafa karıştırıcı olmalıydı.
“Güneş batıyordu, çıkıp seni yaya olarak takip etmeye başlamak üzereydim. Ve
sonra–”
Hatıra beni ele geçirdiğinde – sanki o an tekrar yaşanıyor gibi kusursuz
derecede net ve gerçekçi – vücudumda aynı öldürücü öfkeyi hissettim.
Onun ölmesini istiyordum. Onun ölmesine ihtiyacım vardı. Kendimi masada
tutmaya çalışırken çenem kilitlendi. Bella’nın hala bana ihtiyacı vardı. Önemli olan
oydu.
“Sonra, ne?” diye fısıldadı, koyu gözleri büyüktü.
“Ne düşündüklerini duydum.” dedim dişlerimin arasından, kelimelerin
ağzımdan homurdanma olarak çıkmasını engelleyemeyerek. “Aklında senin yüzünü
gördüm.”
Öldürme arzusuna zorlukla karşı koyabildim. Onu nerede bulacağımı hala
biliyordum. Karanlık düşünceleri gökyüzündeydi, beni kendilerine çekiyorlardı…
İfademin bir canavara, avcıya, katile ait olduğunu bilerek yüzümü kapadım.
Kendimi kontrol edebilmek için kapalı gözlerimin arkasına onun resmini
yerleştirdim, sadece onun yüzüne odaklandım. Kemiklerinin narin yapısına, beyaz
teninin inceliğine – sanki camın üzerine ipek gerilmiş gibi, inanılmaz derecede
yumuşak ve kırılması kolay. Bu dünya için çok savunmasızdı. Bir koruyucuya
ihtiyacı vardı. Ve, kaderin çarpık, kötü yönetimiyle, ben uygun olan en yakın şeydim.
Sert tepkimi anlayabilmesi için ona açıklama yapmaya çalıştım.
“Bu çok… zordu – ne kadar zor olduğunu hayal edemezsin – seni oradan alıp,
onları… canlı bırakmak.” diye fısıldadım. “Jessica ve Angela’yla gitmene izin
verebilirdim; ama beni yalnız bırakırsan onları aramaya gitmekten korktum.”
Bu gece ikinci kez, bir cinayet işlemeye niyetlendiğimi itiraf etmiştim. En
azından bu seferki savunulabilirdi.
Ben kendimi kontrol etmeye çabalarken, o sessizdi. Kalp atışlarını dinledim.
Ritim düzensizdi; ama zaman geçtikçe, düzenli olana kadar yavaşladı. Soluk alıp
verişi de alçak ve düzenliydi.
Kıyıya çok yakındım. Onu eve götürmem gerekiyordu… önce…
O zaman o adamı öldürür müydüm? Bella bana yine güvenirken bir katile
dönüşür müydüm? Kendimi durdurabilmenin bir yolu var mıydı?
Yalnız kaldığımızda son teorisini söyleyeceğine söz vermişti. Duymak istiyor
muydum? Bunun için heyecanlıydım; ama merakımın sonucu, bilmemekten daha
kötü olur muydu?
Her şekilde, bir gece için yeterince gerçek öğrenmiş olmalıydı.
Ona tekrar baktım, yüzü öncekinden daha beyazdı; ama toparlanmıştı.

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
ecem
Süper Moderatör
Süper Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 177
Kayıt tarihi : 16/02/09
Yaş : 24
Nerden : istanbul

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Perş. Haz. 18, 2009 10:43 pm

“Eve gitmeye hazır mısın?” diye sordum.
“Buradan gitmeye hazırım.” dedi sanki basit bir ‘evet’ söylemek istediği şeyi
tamamen karşılamıyormuş gibi, kelimeleri dikkatle seçerek.
Sinir bozucu.
Garson geri döndü. Bella’nın son cümlesini duymuştu, bana ne
önerebileceğini merak ediyordu. Aklındaki bazı önerilere gözlerimi devirmek
istedim.
“Nasılız?” diye sordu bana.
“Hesabı alabiliriz, teşekkürler.” dedim, gözlerim Bella’da.
Garsonun soluğu tıkandı, bir anlığına – Bella’nın deyişiyle – sesimden
büyülenmişti.
Bu önemsiz insanın kafasında sesimin nasıl duyulduğunu işittiğimde, neden
bu gece bu kadar beğeni topladığımı anladım.
Bu Bella yüzündendi. Onun için güvenli, daha az korkutucu ve insan olmaya
çok fazla çalışarak, gerçekten şiddetimi kaybetmiştim. Kişisel dehşetim böyle dikkatli
bir şekilde kontrol altındayken, diğer insanlar sadece güzellik görüyorlardı.
Kendini toparlamasını bekleyerek garsona baktım. Sebebini anladığım için
şimdi bir nevi komikti.
“Tabii.” diye kekeledi. “İşte.”
Fişin altına sıkıştırdığı kardı düşünerek hesabı uzattı. Üzerinde ismi ve telefon
numarası olan kardı.
Evet, bu oldukça komikti.
Para hazırdı. Ona hesabı çabucak geri verdim, o sayede asla gelmeyecek bir
telefonu bekleyerek vaktini harcamazdı.
“Üstü kalsın.” dedim, bahşişin büyüklüğünün hayal kırıklığını azaltacağını
umarak.
Ayağa kalktım ve Bella hızlıca takip etti. Ona elimi vermeyi istiyordum; ama
bunun bir gece için şansımı biraz fazla zorlamak olabileceğini düşündüm. Gözlerim
onun yüzünden ayrılmadan garsona teşekkür ettim. Bella da eğlenceli bir şey bulmuş
gibi görünüyordu.
Dışarı yürüdük; yanında cesaret edebileceğim en yakın şekilde yürüdüm.
Vücudundan yayılan sıcaklığı, kendi vücudumun sol kısmında fiziksel bir
dokunuş gibi hissetmeme yetecek kadar yakın.
Kapıyı onun için tutarken, sessizce iç çekti ve onu neyin üzdüğünü merak
ettim.
Gözlerine baktım, tam soracakken, utanmış görünerek yere baktı. Bu beni
sormaya isteksizleştirse bile, daha da meraklandırdı. Araba kapısını ona açıp, içeri
girerken aramızdaki sessizlik devam etti.
Isıtıcıyı çalıştırdım – sıcak hava aniden soğumuştu; soğuk araba onun için
mutlaka rahatsız edici olmalıydı. Dudaklarında küçük bir gülümsemeyle ceketime
sokuldu.
Kaldırım ışıkları solana kadar konuşmayı erteleyerek bekledim. Bu onunla
daha yalnızmışım gibi hissettirdi.
Doğru olan neydi? Şimdi sadece ona odaklandığım için, araba çok küçük
gözüküyordu. Kokusu ısıtıcının şartlarıyla büyüyüp güçlenerek girdap gibi döndü.
Arabada ayrı bir varlık gibi, kendi gücüne ulaştı. Tanınma talep eden bir varlık.
Bunu başardı; yandım. Yanmak kabul edilebilirdi gerçi. Bana garip bir şekilde
yerinde gözüküyordu. Bu gece çok şey ele vermiştim – beklediğimden de çok ve o
hala buradaydı, hala kendi isteğiyle yanımdaydı. Buna karşılık bir şey borçluydum.
Bir fedakarlık. Bir yanma adağı.
Eğer sadece burada tutabilirsem; sadece yanma ve başka hiçbir şey; ama zehir
ağzımı doldurmuş, kaslarım umutla gerilmişti, avlanıyormuşum gibi…
Böyle şeyleri zihnimden uzak tutmak zorundaydım ve dikkatimi neyin
dağıtacağını biliyordum.
“Şimdi,” dedim, cevabından duyduğum korku yanmanın keskinliğini alırken.
“Sıra sende.”


8 iLe 9 u aynı anda ekledim 8 biraz kısaydı 9 da biraz fazla uzundu ama olsun =)

_________________

# 4eveR ==> RobeRt PattinSon (L)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.muziktr.yetkinforum.com
paradise
Admin
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 1193
Kayıt tarihi : 12/02/09
Yaş : 23
Nerden : Sitede bulunmadığım süre içeriisinde bana ulaşamanız için tel :0506 891 04 58

MesajKonu: Geri: Midnight Sun Spoiler   Çarş. Haz. 24, 2009 1:15 pm

ee devamı nerde ?ben merark ediyorum

_________________


Yakışıklılık Listem : (Eylül güzel fikir)
1-Robert Pattinson
2-Tolgahan Sayışman
3- Orlando Bloom
4-Chad Michael Murray
5-Hayden Cristensen
6-Koray Erkök
7-Johnny Depp
8-Taylor Lautner
9-Alexander Rybak
10-Steven strait
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://thecullens.yetkinforum.com , 7a-fansite.forummum.com
 
Midnight Sun Spoiler
Sayfa başına dön 
2 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight :: Seriler :: Midnight sun (Geceyarısı güneşi )-
Buraya geçin: